24 Mayıs 2017 Çarşamba

NEYDİM NE OLDUM...

                NEYDİM NE OLDUM

Zirvesiz bir dağdım. Parçalandım, kaya oldum. Taş oldum. Bin bir rüzgarın etkisi ile tuz buz oldum, kum oldum. Bir fırtınanın içinde mahpus oldum. Gök diyarlarda gezgin oldum. Uçsuz bucaksız dipsiz bir denizde tek bir kum tanesi oldum. İndikçe derinlere sürekli kararan bir maden oldum.

                Aç karnını doyurmak için uğraş veren bir balığın midesinde misafir oldum. Ben durdum o gitti. O gitti ben durdum. Gökyüzüne, bulutlara ve güneşe hasret oldum. Her bir balık birbirini yedikçe daha bir çıkmaz oldum. İç içe geçmiş dünyalarında huysuz oldum.

                Tam yok oldum derken sımsıcak bir sabaha şahit oldum. İçinde gezindiğim dev balığın intiharına sahne oldum. Ben onun karaya vurması ile ölümüne tanık olurken, o son nefesinde benim varlığıma sebep oldu.

                Zaman oldum. Zamanın zamanını sayar oldum. Derin düşüncelerde gark oldum. Garb oldum. Sonsuzluğa uzanan bir sahilde kum oldum, taş oldum. Tekrar denizlere dönmemek için dua oldum. Suların çekilmesini sayar oldum. Toprağa kök oldum. Küçücük bir tohuma can oldum. Kan oldum. Varlığımı toprağa sunan oldum.

                Büyüdüm, kocaman oldum. Serpildim, yemyeşil oldum. Dallarımı uzattım doğan her sabaha ve gelen her geceye. Yaprak oldum. Baharda yeşeren, Güz de sararan. Kış geldi, kel oldum. Titredim. Küçüldüm. İlk gelen baharla daha da büyüdüm. Kök oldum, uzadım gittim. Sarıldım toprağa öz oldum. Yuva oldum bin bir canlıya. Yem oldum. Yemek oldum. Heybetimin altında sırtını güvenle bana dayayan Zerdüşt’e yol oldum, yordam oldum. Onu uykusunda kollar oldum. Gölge oldum. Huzur oldum. Yapraklarımla ona ninni oldum.

                Her bir dalımda can buldu çiçekler. Mis gibi kokar oldum. Nefes oldum. Ferah oldum. Karanlıkta dahi güven oldum. Elinde baltayla gelene, dallarımı feda eden oldum. Cefa oldum sefa olamadım. Hayal oldum resmedilen. Resimlere konu oldum. Sevgililere şifa oldum. Dertlilere deva olamadım.

                Koca bir dağdım, tek bir kum oldum. Balığın karnında kumsal oldum. Toprak oldum, ağaca tohum oldum. Ağaç oldum. Bulutlara ulaşamadan odun oldum. Ateş oldum, ateşe can verir oldum.

Zaman ve mekandan soyut oldum. Ruh oldum. Bir var oldum, bir yok oldum. İşin özü neydim ne oldum…

ESER ÖZÇARKÇI
STOCKHOLM SYNDROME 

3 Mayıs 2017 Çarşamba

EVRİLEN YALNIZ İNSANIN ANALİZİ

EVRİLEN YALNIZ İNSANIN ANALİZİ  (İnceleme / Analiz)

                Çocukluktan çıkıpta gençliğe adım attığım zamandan beri oynadığım bir oyundur, insanı izlemek. Bir gözcü misali hayatları gözlemek. Doğru tanım bu olmalıydı. Ben bir gözcüydüm.

                Bazen bir parkın bankına kurulup bazen de işlek bir çarşıya bakan merdivenlere ilişerek. Yolda yürürken karşımdan gelenleri izleme çabasıyla yolumdan sapmaktı kimi zaman. Otobüste, vapurda, metroda ve hatta tramvayda, kulağımda düşünmeye ve analiz etmeye teşvik eden notalarım eşliğinde izledim durdum insanı.

                Duygudan duyguya sıçramak olarak tarif edebileceğim deneyimlerdi bunlar. Doğamın gereğiydi izlemek. Arabayı kullanmayı bile izleyerek öğrenmiştim. İlk defa direksiyonun başına oturuşumda yanımdaki onca yıllık şoför dahi anlamadı ilk sürüşüm olduğunu. Bu dünyadan olmadığını düşündüğüm bir eylem. Vazgeçilmez bir alışkanlık.

                Sıklıkla birçok hayata tanıklık ettiğimi düşünürüm. Anlık hissiyatlar bütünüdürler. Görüş alanınıza girmeleri ile çıkmalarına kadar ki sürede oluşan etkileşimler. İzlerken duyarsınız da çoğu kez. İnsanın önceliklerini, dertlerini, sorunlarını, mutluluklarını, huzursuzluklarını, amaç ve amaçsızlıklarını, doğru ve yanlışlarını, keşkelerini.. Gözlem ile duyumu entegre ederek yapmışımdır analizlerimi. Bireyin ve toplumun.


                Geriye doğru baktığımda onlarca akıma da tanıklık ve gözcülük ettim. Teknoloji resmen alıp başını gitmiş. Walkman ile başlamış seyyar müzik keyfi. Sonrasında CD çalarlar çıkmış. MP3 çalar, iPod derken telefonların geniş belleklerinden ya da cebimize giren dünya olan internetten dinlenir olmuş müzik. Teknoloji gelişirken dinlenen müzikler bir o kadar gerilemiş. Kalitesizleşmiş. Duygu barındırmaz olmuş, şimdiki insan misali.

                Moda akımları tam bir akıl karışıklığı yaratmış. Önceleri aşırı bol giyinmeyi teşvik edenler şimdilerde adım atamayacak darlıkta giyinmeyi özendirir olmuşlar. Siyasi ve politik bakış açıları ve bunlarda yaşanan değişimler, iş yaşamı, sosyal hayat, yaşam ve insan kalitesi tanınmayacak halde değişimler göstermiş. Kimi yukarı ivme yapsa da birçoğu dibe pike yapar olmuş. İnsan kalite endeksi, hedefsizlik ve amaçsızlık yüzünden dibe batmış. Şan, şöhret, nam, para, güç olunca insanın yolu insanlığından eser kalmaz olmuş. Din oyuncak olmuş. Siyaset ve politika şarlatan dolmuş.

                Geçmişte bir sinema filmini, tiyatro oyununu, yeni çıkan kitabı ya da makaleleri tartışanlar gitmiş yerlerine diziler için ağlayanlar, evlilik programlarına bel bağlayanlar, ne idüğü belirsiz yarışma programlarındaki yapay kahramanlar için kavga edenler, çıkar, güç ve para uğruna her şeyi yapabilecekler gelmiş. Sinemaya gidenlerin yerlerini filmleri “download” edip, ellerindeki küçücük ekranlardan izlemeye çalışanlar almış. Tiyatro salonları dolmadığından kapanırken, her yer bar olmuş, millet kendini alkole adamış. Arkadaş sohbetleri yerini sanal ortamlarda yüz kırk karaktere bırakmış. Yaşanmadan yaşanmış gibi çekilen fotoğraflar paylaşım platformlarını doldurur olmuş. Ve insanın yüzünde yapay ve sahte koca gülücükler oturmuş.


                Sözüm ona cebimize dünyayı getiren internete öylesine gömülmüşüz ki yalnızlığımızda kaybolduğumuzun farkında değiliz. Sanalı gerçek sanarak, kendimizi kalabalıklar içinde yaşar zanneder olmuşuz. Halbuki kafasını o küçük ekrandan kaldırsa insan, etrafına bir baksa, robotlaşan hayatından ne kadar memnun olup olmadığını görebileceğiz. İnsan gerçekle yüzleşmeye hazır değil. Yüzleşme günü geldiğinde umalım ki her şey için çok geç olmasın. Sağlıcakla, gerçekle kalın. Sanal olan ile değil…  




ESER ÖZÇARKÇI
STOCKHOLM SYNDROME 

11 Nisan 2017 Salı

BEKLE BİZİ VATİKAN ARŞİVLERİ

BEKLE BİZİ VATİKAN ARŞİVLERİ  (Hikaye)

“Hacı Yorgo, sen bizim masaya niye küçük rakı gönderiyorsun.”                                                                                                                                                                 “Yiğidim, büyüktür o. Sen güzel oldun galiba.”                                                               
“Allah Allah! Demek ki suyla temas ediyor ya, çekmiş. Gönder çekmeyeninden bir büyük daha.”
          Her zaman yaptığım ‘Yorgo’ya takılma seansı’ bitince Erdem ile hararetli bir sohbete dalmıştık ki, yan masada inceden demlenen mahallenin gençleri bir istekte bulundular.
“Eser abi be, şu sizin papaz olma hikayesini bir anlatsana ya. Senden dinleme fırsatımız hiç olmadı. Kırma bizi be abi.”
Çocukların bu isteği üzerine, ‘Ne yapalım’ dercesine Erdem’e baktım. Erdem başı ile ‘kırmayalım gençleri’ mesajını verince, başladım yeryüzünü sallayan hikayemizi anlatmaya.
 “Birleştirin bakalım gençler masaları, masal vakti.” deyince Yorgo’nun yerinde bir neşe dalgalanması meydana geldi. Gençler pür dikkat bana odaklanmış, kulaktan kulağa gezinen hatta şehir efsanesine dönüşen bu hikayeyi birinci ağızdan dinleyecek olmanın heyecanını yaşıyorlardı.


Yıl 2015.Bahar ayı. Erdem’in yüksek lisansını yapmak için İtalya'nın Roma Üniversitesine yaptığı başvurusu kabul edilmişti. Işık hızı ile de İtalya’ya gidip eğitimine orada devam etmeye başladı.
Biz Erdem ile lise yıllarından itibaren usta çırak ilişkisi içinde bir ilişki sürdürdük. Her zaman bana kardeşten yakın oldu. O da beni bir abi gibi gördü. Kafaları çektiğimizde de, çay kahve içtiğimizde de, Karşıyaka sahiline inip denizi izlerken iki üç bira içtiğimizde de sürekli sohbet ederdik. Politika, siyaset, ekonomi, ilişkiler coğrafyası, insanlar, futbol aklınıza ne geliyorsa. İkimizde sürekli okuyan, okuduğunu birbiri ile paylaşan ve bunun üzerine tartışmalar yapan iki deliydik.
Tabii bu kadar okuyunca hali ile fanteziye hatta ütopya’ya kaçan görüşlerimizde yok değildi. Beyin fırtınalarımızdan birinde, ikimizin de çok görmek istediği bir yer olduğunu fark ettik. Neresi mi orası? Vatikan Arşivleri.
Diyeceksiniz ki ne işiniz var elin Hristiyanının kitaplığında. Öyle değil işte. Birçok araştırmacıya ve hatta o arşivleri görebilen kişilerin aktardıklarına göre, aklınızın alamayacağı kitapların orijinalleri orada. Yazının kâğıda geçirilmesinden itibaren ki, tüm kitaplardan bahsediyorum. Hatta Kur’an-ı Kerim’in bile orijinalinin orada olduğu söylenir!
Şimdi ikimizin ortak yönleri arasında gizemcilik, mistik olaylar, komplo teorileri ve din olunca, bu yeri görmek için içimizde yanan ateş daha da artıyordu. Çünkü sevdiğimiz ve ilgi duyduğumuz her ayrıntının aslına ait kitabın orada olduğuna inanmıştık. Hatta detaylı araştırmalarımız bile olmuştu.

Neyse, gelelim Erdem’in İtalya'daki yaşamına. Bu adam daha o zamanlar yirmili yaşlarının sonlarına yakın. Yeni bir ortam yeni bir hayat derken yavaştan sistemini kurdu ve eğitimine başladı. Boş zamanlarında da tarihi alanları gezerek genel kültür bakiyesini sürekli arttırıyordu. Hafta da bir kez telefon ile görüşüyor, bana İtalya da yaşadığı zorlukları, oranın sosyolojik yapısını, insanlarını anlatıyordu.
Şimdi insan İtalya’ya yerleşir de Roma’ya gitmez mi? Eee Roma’ya gitmişken Vatikan’a uğramaz mı? İşin içindeki Erdem olunca bu soruların cevapları gayet açıktı.
Haftalık telefon görüşmelerimizin birinde, Vatikan Kütüphanesine ne zaman giriyoruz diye şakalaşmaya başlamıştık. Sonrasında inanılmaz bir beyin fırtınası yaptığımızı hatırlıyorum. İki saate yakın süren görüşmemizin sonunda kütüphaneye giriş şekillerinin araştırılması üzerinde çalışmak ve bir hafta sonra yapacağımız görüşmede bunları tartışacağımız üzere sözleşip, görüşmemizi sonlandırmıştık.
            Beyin fırtınası yapmak için ortaya attığımız konu ciddi bir amaca dönüşüyordu. Telefonu kapattıktan sonra ilk iş olarak internette Vatikan ile ilgili inceleyebildiğim kadar siteye göz atmak oluyordu. Konu ile ilgili birçok kitap okumuştum ancak bunlar daha çok Vatikan’ın karanlık dehlizlerinde dönen dolaplar ile ilgiliydi. Şimdi ise bana kültürel yapısı, turistik yerleri, girilebilen ve girilemeyen noktaları, kütüphaneye ve arşivlere kimlerin giriş izninin olduğu, şayet yakalanmamız durumunda başımıza gelecekler ve bizim yapmamız gerekenleri nerede ise ezberlemiştim.
            Vatikan şehrinin bulabildiğim tüm fotoğraflarının çıktılarını aldım. Orayı sokak sokak ezberlemeye karar vermiştim. Akşam işten eve geldikten sonraki tüm vaktimi bu araştırmalara veriyordum. Birkaç kez sabahın nasıl olduğunu anlayamadan, hiç uyumadan işe gittiğim bile oldu. Kendimi bu ütopya’ya öylesine kaptırmıştım ki kendi kendime sürekli “neden olmasın?” diye sorup duruyordum. Gerçekten neden olmasındı?

            Haftalık görüşme günümüz gelip çatmıştı. Havadan sudan konuştuktan sonra asıl meseleye gelmiştik. Erdem’in sesindeki heyecan hemen anlaşılıyordu. Sonunda baklayı ağzından çıkardı.
“Abi bir fikrim var ancak biraz detaylı çalışmayı gerektiriyor.”
“Anlat oğlum, meraklandırma adamı.”
“Bak şimdi, bugüne dek birçok yöntem hakkında konuştuk durduk ancak oraya elimizi kolumuzu sallayarak girebiliriz. Katolik kilisesi her sene tüm dünya üzerinde çalışan personellerinin yerlerini ve görevlerini anlatan bir yıllık yayınlıyor. Birkaç güne İtalya'nın 2014 ve 2015 yıllarına ait olanları temin edeceğim. Bu yıllıklarda, personelin hangi kilise de görev aldığı, uzmanlığı ve bir fotoğrafı yer alıyor. İçlerinden ikimize en benzeyen ikisini seçip yerlerine geçeceğiz.”
Aksiyonu ve yakalanma riski yüksek bir girişime benziyordu. En ufak hata ikimizin de başını derde sokabilecek potansiyele sahipti. Ancak hoşuma gitmişti. Şimdi ben de Erdem’in heyecanına ortak oluyordum. “Tamam” dedim  “Yapalım şu işi.”

Erdem yıllıklar üzerinde çalışırken, ben de bir yandan İtalyanca öğrenmeye çalışıyor diğer yandan da Hristiyanlık hakkında araştırmalarıma devam ediyordum. Rahiplere dair birçok video izleyerek dış görünüşleri ve hareket tarzları hakkında bilgi edinmeyi ihmal etmiyordum.
Ciddiyetle bir fantezinin üzerine gidiyorduk. İki deli idealist, ütopyamızı yaşamak için çırpınıyorduk. Geçmişte Erdem ile bu konuyu defalarca tartışmıştık. “Neden insanların bazı fikirleri çılgınca bulunurdu?” Olmaz öyle şey, diye bir anda kestirip atma stili vardı bizim insanımızın. Düşüncelerine önem vermediği, kendilerinin ilgilenmediği bir konu içeren fikirlere verilen basmakalıp cevaptır. ‘Olmaz öyle şey…’
Hayatımızda gerçekleşmesini istediğimiz için onca başarısız girişimin ardından, hayallerimiz hep kursağımızda kalmıştı. Bu sefer olacaktı. Alayınızın inadına olacaktı. Biz, iki kardeş, hayallerimizin peşinden koşma gücünü bulmuşken, bu yoldan dönmeyecektik. Sonuna kadar gitmeye kararlıydık. Ve gittik de…

Gece yine sabaha karşı uyuyabilmiştim. İçimde tarifsiz bir heyecan hüküm sürüyordu. Hiçbir olumsuzluk umurumda olmaz olmuştu. Her şeye gülüp geçen pozitif bir enerji kaynağına dönüştürmüştü beni büyük eylemimiz.
İki üç saatlik uykunun ardından yorgun ve inanılmaz bir baş ağrısı ile uyanmıştım. Sanki o rahatsız uyku sürecimde birileri beni fena benzetmişti. Tek gözüm kapalı telefonu kontrol ederken, Erdem’den gelen elektronik postayı fark ettim. “Siktir et diğerlerini!!” diye söylenirken, Erdem’in gönderdiği elektronik postanın içeriğindeki iki resim ekranda belirivermişti. Nerede ise bayılıyordum. Bir anda ayaklarımdaki tüm enerji boşalmıştı. Tekrardan yatağa oturdum. Rahip kıyafetli iki kişinin vesikalık fotoğrafıydı. Erdem başarmıştı. Yüzlerce belki de binlerce kişi içinden bizi bulmuştu. Fotoğraflardan gözlerimi alamıyordum. Sanki Erdem ile bana rahip kıyafeti giydirip, vesikalık çekmişler gibiydi. Benzerlik inanılmazdı. Arşivlere giriş biletlerini bulmuştuk.
Erdem, gönderdiği elektronik posta da gün içinde arayacağını belirtmişti. Ben ise hala rahiplerin resimlerine bakıyordum. Bir taraftan da kafamda yapılacaklar listesi yapmaya başlamıştım bile. Pasaport ve vize işlemleri, yanıma alacaklarım, maddi kaynaklar gibi başlıklar sıralanıyordu.
Telefonumda Erdem’in aradığını gördüğümde kalbim yerinden çıkacak gibiydi. Anlatacaklarını çok merak ediyordum. Hiç sesimi çıkarmadan dinlemeye koyuldum.
“Abi benzerlerimiz nasıl ama ikiz olsak bu kadar benzemeyiz. Sana benzeyen rahibin adı peder Nikolas, benimki ise peder Tomas. Şansımızın yaver gittiği bir başka nokta daha var. Bu iki pederin Vatikan arşivlerine sınırsız giriş yetkisi var. Her ikisi de Katolik Kilisesinin birçok araştırma komitesinde yer alıyorlar. Uzman statüsündeler. Geçmişe dönük araştırmalar için günlerce Vatikan da misafir edildikleri oluyormuş.”
“Desene kör istedi bir göz Allah verdi iki göz.”
“Aynen Abi. Rahiplerimiz Roma da bulunan Gesu kilisesinde görev yapıyorlar. Bu adamlar her ayın belirli dönemlerinde bir hafta süre ile Vatikan da bulunuyorlarmış. Biz bu adamları işte tam o sırada misafirimiz edeceğiz. Böylece görevli oldukları kilise de yoklukları anlaşılmayacak. Varlıklı bir Türk arkadaşımızın Napoli de bulunan bağ evinde tutulacaklar. Roma Vatikan yolunda arkadaşım Tarık onları alıp direk bu bağ evine götürecek.”
“Bu Tarık sağlam mı? Başımızı derde sokmaz değil mi?”
“Hayır, sağlam çocuktur. Sever böyle aksiyon işleri.”
“Erdem, o zaman planlamamızı şöyle yapalım. Ben bu rahiplerin üzerlerine giydikleri etekliğe benzeyen kıyafetin siparişleriniz verdim. Cassock diyorlar bu kıyafete, unutma. Sen bize iki adet beyaz yaka şeridi ayarla. İkimizin de siyah takım elbisesi ve gömleği mevcut. Eksiklerimizi de Nikolas ve Tomas’ın üzerlerinden tamamlarız.”
“Tamamdır. Çok heyecanlıyım usta. Ciddi ciddi gireceğiz arşivlere hem de illegal yollardan. Girelim de gerisi hiç umurumda değil.”
“İki ülke hatta Vatikan’ı da ülke sayarsak üç ülke arasında siyasi ve uluslararası küçük çapta bir kriz yaratacağımız kesin. Ancak sonrasında bizi ne yaparlar orasını kestiremiyorum. Ama sana katılıyorum, gram umurumda değil sonrası. Şimdi senin en önemli görevin bu adamlar hangi tarihlerde Vatikan’a gidiyor onu öğrenmek. O zaman aralıklarına göre harekete geçeceğiz peder Tomas.”
Bolca gülerek ve heyecan içinde telefon görüşmemizi sonlandırmıştık. İlk defa yaptığımız hareketlerden biz sorumlu olmayacaktık. Sorumluluğu başkalarına yüklemenin keyfi de bir hayli güzel oluyormuş. Bunu da öğrenmiş oluyorduk.


Büyük gün gelip çatmıştı. Sabahın ilk saatleri ile güne merhaba demiştim. Türk Hava Yolları’nın sabah yedi uçağı ile Roma’ya oradan da Erdem ile birlikte araba ile kalacağım otele geçecektik. Erdem her şeyi hazırlamıştı. Planımız şimdilik kusursuzluğunu sürdürüyordu.
Birkaç saatlik sakin bir yolculuğun ardından İtalya’nın Roma şehrine indim. Bir el bagajım ve sırt çantam olduğundan bavul bekleme zahmetinden kurtulmuştum. Havaalanının çıkış kapısından adımımı atar atmaz Erdem’in koşarak üzerime doğru geldiğini gördüm. Bagajlarımı yere bırakıp uzun uzun sarıldık. Ne de olsa iki seneden fazla bir süredir görüşememiştik. Hasret giderme faslımızdan sonra otoparka bıraktığı kiralık arabaya doğru güle oynaya yol aldık.
Otele gelene kadar ki süreçte Erdem bir turist rehberi havasında, yolumuzun üzerindeki tüm tarihi yapıları bana tanıtıyordu. Ben de şaşkın Japon turistler gibi kafamı bir o yana bir bu yana çevirip duruyordum. Gerçekten de çok güzel bir şehirdi. Tarihi dokusu inanılmazdı. İtalyanlar için gayet sıradan olan bu eserler benim için muhteşemdi. Kendimi bu şehirde yaşarken hayal etme fırsatım bile olmuştu.
Kalacağım yer küçük ve şirin bir butik oteldi. Manzarası ve fiyatının ucuzluğundan en üst kattaki tavan arasına yapılan odaların birinde konaklayacaktım. Odada ben eşyalarımı yerleştirirken Erdem de son gelişmeleri anlatıyordu.
“Siparişini verdiğin cassocklar geldi. Tarık rahipleri tutacağımız bağ evini hazırladı. Bizim çıkışımıza kadar rahipler ile de Tarık ilgilenecek.  Bu ikisi her ayın üçüncü haftası Vatikan’a gidiyorlar. Bugünden itibaren yaklaşık iki haftamız var. Bu süreçte ortama alışma sürecini de tamamlarsın abi. Yarın itibari ile kiliseyi izlemeye başlarız.”
“Yer yer içeri girip yakından da gözlem yapmamız lazım. Adamların belirgin özellikleri neler iyice ezberlemeliyiz.”
“Haklısın abi. Gesu kilisesi Vatikan’a yirmi dakika uzaklıkta ve tek gidiş yolu var. Tarık ile de bu yolu detaylıca inceleyip, rahipleri tam olarak hangi noktada alıkoyacağımızı belirleriz. Sonrasında ise Allah yardımcımız olsun.”
İki rahibi kısa süreliğine misafirhanemize gönderdikten sonra Allah’ın yardımına ve bolca da şansa ihtiyacımız olacaktı. Şayet içeri giremesek de bu noktaya dahi gelmek bizim için bir başarıydı.
“O zaman operasyon tarihimiz belli olduğuna göre Türkiye’ye dönüş için Tarık bilet işlemlerini tamamlasın. Deniz yolu ile dönelim derim. Hem deniz de geçirdiğimiz sürede döndüğümüzde yaşanabilecek sorunlara karşı planlarımızı yaparız hem de olayın tansiyonu düşer.”
“Doğru. Uçak ile döndüğümüzde gerek burada gerek İzmir de anında paket olma riskimiz var.”
“Şişş! Bana bak, senin okul olayı ne durumda, dönmeyi düşünüyorsun da.”
“Dün itibari ile doktoramı almış bulunuyorum usta.”
“Vaayy! Çok sevindim lan. İllegal bir işe bulaşan ekonomi doktoru. Çok komik adamlarız oğlum.”
Otel odasında ki o an Erdem ile bir arada olmayı, sohbet etmeyi ve eğlenmeyi gerçekten özlediğimi anlamıştım. Kan bağımız olmasa da kardeşten de öte bir adamdı benim için. Kan bağı olan kardeşlerin durumu malum ortada idi. ‘Ne varsa eloğlunda var’ derdi eski ustalarım. Ne kadar haklı olduklarını şimdi daha iyi anlıyordum. 
Saat öğlen iki sularında Erdem, okul ile ilgili birkaç evrak işini halletmek için ayrıldı. Akşam Tarık ile gelip beni alacaklar ve Roma’nın gizemli gece hayatına akacaktık. Koca yatağa uzandım. Gözlerimi pencereden gözüken tarihi binalara dikmiştim. Hayalden hayale geçerken uyuyup kalmışım.

Sanki bir açık hava müzesinde geziyormuşsunuz hissi veren, tarih kokan sokakların altını üstüne getirdikten sonra, İtalyan yemekleri ile içli dışlı olmuştuk. Karnımızı fena doyurup, o mekân senin bu mekân benim gezip durduk. Tabii ki İtalyan kızları da çabasıydı. Ertesi gün başlayacak olan rahip izleme görevimiz öncesinde çok yorulmamak için Tarık bizi gece yarısına doğru şirin otelimize geri getirmişti. Okul ile ilişiği kesildiğinden Erdem de benim odamın karşısındaki odada kalacaktı. Bu duruma gerçekten sevinmiştim, çizme kılıklı İtalya da yalnız kalmaktan biraz çekiniyordum.

Sabah kahvaltımızı otelin terasında yaptıktan sonra yola koyulduk. Otelimiz ile Gesu kilisesi arasında kısa bir yürüyüş mesafesi vardı. Kilisenin ana giriş kapısına yüzümüzü verdiğimizde solda araç trafiğine açık bir yol bulunuyordu. Ancak sağ tarafta yerleşim yerlerine çıkan iki dar sokağın yanında küçük bir çarşıya açılan güzel meydanvari bir sokak daha vardı. Asıl aradığımız sokağın tam köşesinde bize bakıyordu. Bolca kahve tüketebileceğimiz bir kafe.   
Erdem’in öğrenebildiği kadarı ile her iki rahipte kilisenin misafirhanesinde kalmıyorlardı. Vatikan’ın uzman ekibinde görev aldıklarından birçok konu üzerine araştırma yapıyorlardı. Bu sebep ile kendilerine rahat çalışma ortamı yaratabilmek için bu seçeneği tercih etmiş olmalıydılar. Bir çeşit mesai anlayışı içindeydiler. Bu da bizim işimize geliyordu. Hele ki aynı apartmanda oturduklarını ve kiliseye yürüyerek gidip geldiklerini öğrendiğimde çok keyiflenmiştim. Rahipler bizdeydi.

Bir hafta boyunca rahipler ile beraber bizde mesai yapmıştık. Evlerinden çıkmadan apartmanın yakınında gizleniyor, çıktıkları gibi de peşlerinden kiliseye kadar kendilerine eşlik ediyorduk. İkimizde dikkat çekmemek için sakal bırakmıştık. Erdem gözlüğünün yerine lenslerini kullanıyordu.
İkinci hafta gel babam git babam rahip kovalayıp durmuştuk. Bir kez de Tarık ile beraber rahipleri misafir olarak kaçıracağımız noktayı belirleyip küçük bir prova yapmıştık. Sonrasında Tarık’ın rahipleri götüreceği bağ evine gidip, şarap içip, İtalya’nın gün batımına şahitlik etmiştik.

En sonunda büyük gün gelip çatmıştı. Ne Erdem ne de ben gece uyuyamamıştık. İnanılmaz bir heyecan vardı içimizde. Otelin kahvaltı salonunda kendimize ziyafet çektikten sonra siyah takımlarımızı giymek üzere odalarımıza indik. Birer sigara yakıp Tarık’ın gelmesini beklemeye koyulduk.
Tarık bizi rahiplerin evlerine yakın bir noktada bırakmıştı. Kendisi ise rahipleri kaçıracağımız noktada beklemek üzere geri döndü. Arabanın içinde beyaz yaka bantlarımızı takmış, haçlarımızı boynumuza asmış ve cassocklarımızı da giyerek göreve hazır hale gelmiştik.
 İşte rahipler artık önümüzde hiçbir şeyden habersiz kiliselerine doğru yürüyorlardı. Tarık’ı görüyorduk. Arabasının dörtlülerini yakmış ana caddeye çıkan bir yan yolda, arka kapısı açık bekliyordu. Adımlarımızı sıklaştırıp rahiplere biraz daha yaklaştık. Kalbimiz yerinden çıkacaktı sanki. Derken her şey bir an da patlak verdi.
Tarık o kadar iyi rol yapıyordu ki donup kalmıştım. Paniklemiş olarak rahiplerin önüne atlayıp onlara, jipin arka koltuğunu göstererek kollarından çekiştirmeye başlamıştı. Bulunduğumuz yerden ne dediğini duyamasak da kurgusunu az çok anlayabilmiştik. Sonrası ise o kadar hızlı gerçekleşmişti ki şaşılacak bir durumdu. Rahipleri önüne katıp jipin arka koltuğuna bakmaları için ikna etmişti. İki adam aracın kapısı ile dar sokağın arasında sıkıştıklarının farkında değildi. Ve Tarık elindeki küçük cop ile ense köklerine vurarak iki rahibi de bayıltıp arka koltuğa yuvarlayarak finali yapıyordu. Koşarak yanına gittiğimizde ikimize de reverans yaparak bizi selamlıyordu. Jipinin plakalarını dahi söken bu yaman adam vakit kaybetmeden yoluna devam etmişti. Şimdi bizim sahnemiz başlıyordu.
 
İşte o devasa kapıdan içeri girmek üzereydik. Komik giysili İsviçreli muhafızlara kimlik kartlarımızı gösterip, baş selamı ile geçip gitmeyi kararlaştırmıştık. Kıpırdamadan duran eli mızraklı askerlerin yanından tam geçecekken yaptığım gaf, nerede ise tüm işi berbat ediyordu.
“Selamünaleyküm gençler.”
“Abi napıyorsun?” Erdem koluma girip ikimizin hızla geçmesini sağlamıştı. Meydana kadar dümdüz karşımıza bakarak ilerledik. Meydandaki anıtın altında iki üç dakika durup durum değerlendirmesi yapmaya karar vermiştik ki ikimizi de bir gülmedir aldı. Ellerimiz ile ağzımızı kapatarak gülüyorduk.
“Bilerek mi yaptın abi. Allah'tan heriflerin bir halttan çaktıkları yok yoksa yakayı ele vermiştik. Ama hiç unutmayacağım selam verişini.”
“Yok, oğlum bir an da ağzımdan çıkıverdi. Alışkanlık işte. Düşünsene elemanın da dönüp aleykümselam dediğini.”

Kendimize çeki düzen verip tam karşımızdaki koca kubbeli heybetli binaya doğru ilerlemeye başladık. Asıl hedefimiz o binanın altındaydı. Kısa ama bitmek bilmeyen bir yoldu. Beklenti ile gidilene duyulan özlemin yansıması gibiydi. Bir taraftan da etrafa bakınıyor çaktırmadan telefonlarımız ile fotoğraflar çekiyorduk. Ne de olsa bir daha buraya turist olarak dahi gelme şansımızı şu an itibari ile yitirmiş bulunmaktaydık.

Vatikan kütüphanesinin girişindeki güvenlik kontrol noktasında rahip olmamıza karşın nerede ise donumuza kadar arandık. Gerçi üzerimizden öyle fazla bir şey çıkmayınca ve telefonlarımızın da kapalı olduğunu gördüklerinde devam etmemizi istediler. Giriş noktasından sonra birçok koridor boyunca iki katlı kitap rafları sıralanmış, ziyaretçilerini bekliyordu. Koridorun orta kısmındaki okuma alanları o kadar düzenliydi ki hayran kalmamak elde değildi.
Edindiğimiz bilgiye göre arşivlere inmek için kütüphanenin içinden bir geçiş bulunuyordu. Bulunuyordu bulunmasına da biz onun yerini tam olarak öğrenmeyi atlamıştık. Ya tüm koridorları gezerek girişi arayacaktık ya da internetten yardım alacaktık. Bombayı Erdem patlatıyordu.
“Abi sen burada bekle, ben bir sorup geleyim.”
“Tamam Erdemcim, ben şurada oturup gazetemi okuyacağım, gelirken iki de çay kap. Oğlum iyi misin? Ne diyeceksin adamlara ‘kardeş arşivin girişi nerede?’ onlarda hemen gösterirler emin ol ki!”
“Haklısın abi ya. Hayır, tabela falan da yok.”
“Erdem sen benden habersiz ne içtin ha, neyin kafasını yaşıyorsun oğlum sen.”

Birkaç hol daha gezdikten sonra Allah yüzümüze gülmüş ve internetten edinebildiğimiz birkaç bilgi kırıntısı ışığında arşivin girişini bulmuştuk. Küçük bir hol. Yaklaşık beş adımlık. Holün sonunda tonlarca ağırlığındaymış hissi veren demir bir kapı. Giriş kontrollerini Vatikan polisleri yapıyor. Önce kimlik kontrolleri var. Bir kişi de elimizdeki giriş izninin gerçek olup olmadığının kontrolünde. Kimlikler alınıp, bilgiler bilgisayara giriliyor. Sonuç pozitif. Demir kapıdan gelen ses ile irkiliyoruz. Polisleri kutsarken ne kadar korkak olduğumuzu düşünüp bize bıyık altından gülüyorlar. “Gülün aslanım gülün son gülen biz olacağız” diye düşünmeden edemiyorum.
Demir kapıdan sonra İsviçreli iki muhafız üst araması yapıp bizi içeri buyur ediyor. İçeride eskimiş ve yıpranmış kağıt kokusu hakim. Nereye bakacağımızı şaşırmıştık. Küçük bir çocuğu parka saldığınızda hangi oyuncağa bineceğine karar vermezde hepsine koşturup durur ya işte bizde öyleydik. Çekebildiğimiz kadar fotoğraf çekmiştik. Hele ki özçekimlerimiz görülmeye değerdi. Gerçi Türkiye’ye döndüğümüzde sosyal medyada fenomen oldu bu fotoğraflar.

   
Zamanın nasıl geçtiğini anlayamamıştık. Saat dört buçuk olmuştu. Yaklaşık altı saat kadar arşivlerde zaman geçirmiştik. Geldiğimiz yoldan hızla dış kapılara doğru yol aldık. Tam çıkarken şovumuzun imzasını atmaya karar vermiştim.
“Hadi eyvallah beyler.” İsviçreli muhafızlar hiçbir şey anlamadıklarından gülümsemekle yetinmişlerdi. Otele doğru yürürken Tarık’ı haberdar etmiştik. Uygun gördüğü bir noktaya rahipleri bırakacaktı. Sonrasında bizi alıp limana götürecekti. Sabah otelden çıkmadan eşyalarımızı hazırlamış hesabımızı da kapatmıştık. Dar bir sokakta cassocklarımızı ve beyaz yakalıklarımızı çıkarıp bir çöp kutusuna, boynumuzdaki haçları da oteldeki görevlilere vermek üzere cebimize atmıştık. Şimdi sıradan iki adama dönüşmüştük.

Limana vardığımızda gemimizin hareketine yarım saat kadar vardı. Fazla eşyamız olmadığından bagaj verme aşamasını atlamıştık. Tarık ikimize de birer poşet hediye getirdi. O çocuğu sevmiştim. Sıkı sıkı sarıldık. Son birer sigaraya vakit vardı. Rahipleri nereye bıraktığını sorduğumda, oturdukları adreslerine iki saatlik yürüyüş mesafesinde bırakmış, halen yürüdüklerini düşündüğünü söylediğinde kahkahalarımızı tutamamıştık.

Sonrasında ne mi oldu? Biz fotoğrafları sosyal medyada paylaşana kadar sorun yoktu. Fotoğrafları sosyal medyada gören Vatikan yöneticileri iade edilmemiz için Dışişleri Bakanlığına talepte bulunmuşlardı. Bakanlık suç unsuru oluşturabilecek bir durum görmediğinden iade talebini reddetti. Birçok Avrupa devleti, Vatikan’ı güvenlik önlemlerini kontrol etmesi gerektiği konusunda uyardı. Ve bize minnettar olmaları gerektiği konusunda açıklamalarda bulundu. En sert açıklama ise İtalya İçişleri Bakanlığından yapıldı.
“İki Türk’ün yüz tane palyaçonun koruduğu Vatikan şehrinin kalbine girmeleri takdire şayandır. Dua ediniz ki Türkler kötü niyetli değildi. Sadece idealist gençlerdi. Kapımız onlara her zaman açıktır.”

Yorgo’nun mekanındaki gençler soluksuz dinlemişti hikayemizi. Ağızları bir karış açıktı. Bir tanesinin çenesini elimle yukarı doğru kaldırdığımda uykusundan uyandı. Bu hareketim tüm meyhanede gülüşmelere neden olmuştu. “Hadi bakalım gençler masal saati sona erdi. Bir başka maceramızda görüşmek üzere.” dedikten sonra bir sonraki maceramızı planlamaya başlamıştık bile…


ESER ÖZÇARKÇI
STOCKHOLM SYNDROME 
 



           
           


11 Aralık 2016 Pazar

TERÖRE KARŞI KINAMA YAZIMIZ

DEĞERLİ OKUYUCULAR,

BU HAZİN PAZAR GÜNÜNDE, BİR KEZ DAHA TERÖRÜN SALDIRISINA UĞRAMIŞ, BİR KEZ DAHA YARAMIZ KANAMIŞ, BİR KEZ DAHA ÜLKEMİZİN GÜZEL VE GELECEKTE BU TOPLUM İÇİN ÇALIŞACAK İNSANLARIMIZI ŞEHİT VERMİŞ BULUNMAKTAYIZ. BİLİYORUZ Kİ, KINAMA, LANETLEME VE BURADA YAZACAKLARIMIZ TEPKİSEL OLARAK YETERSİZ KALACAKTIR. BİLİYORUZ Kİ, YARIN KARANFİLLER KONULACAK VE BİR KEZ DAHA BU UNUTULACAK. BİLİYORUZ Kİ, BÜTÜN TOPLUMLA AYNI DUYGULARI PAYLAŞIYORUZ.. AMA ŞUNU ÇOK AMA ÇOK İYİ BİLİYORUZ Kİ, BUGÜNLER DE GERİDE KALACAKTIR.. TÜRKİYE’MİZ HUZURLU, MUTLU, KIVANÇLI, HAK ETTİĞİ GÜNLERİNE KAVUŞACAKTIR. BİZLER BİR BÜTÜN OLDUĞUMUZ SÜRECE BU ZİNCİRİMİZİ KİMSE KIRAMAYACAKTIR, BUNDAN EMİN OLALIM.

BİZLER ÇALIŞMAYA VE ÜRETMEYE DEVAM EDECEĞİZ. HİÇBİR AYRIM OLMAKSIZIN, BU TOPRAKLAR, BU VATAN, BU BAYRAK HEPİMİZİNDİR.. BAŞKALARININ BU DEĞERLERİMİZİ ELİMİZDEN ALMASINA ASLA AMA ASLA İZİN VERMEYECEĞİZ. BİR OLACAĞIZ, BERABER OLACAĞIZ..

TERÖRE, TERÖRİSTLERE, TERÖR ÖRGÜTLERİNE, TERÖRE DESTEK VERENLERE, TERÖR KARŞISINDA SESSİZ KALANLARA, TERÖRE ARKASINI DAYAYANLARA, TERÖRDEN MEDET UMANLARA, TERÖRE TEPKİ VERMEYENLERE, TERÖRE LANET EDEMEYENLERE LANET OLSUN!

VATANIMIZIN, MİLLETİMİZİN, BÜTÜN VATANDAŞLARIMIZIN BAŞI SAĞOLSUN. ŞEHİTLERİMİZE ALLAH’TAN RAHMET DİLİYORUZ.

SAYGILARIMIZLA,


STOCKHOLM BLOG YÖNETİMİ

4 Kasım 2016 Cuma

İNGİLİZ KEMAL,SHERLOCK HOLMES VE ARSEN LUPEN’E KARŞI

İNGİLİZ KEMAL,SHERLOCK HOLMES VE ARSEN LUPEN’E KARŞI

Kitap okumayı,bir yaşam tarzı olarak gören biri olarak tüm kitabevlerini gezmeyi çok severim.Kitaplar ile haşır neşir olmak,onların kokularını içime çekmek benim için tarifsizdir.Son zamanlarda birçok kitabevi indirimli kitaplar köşeleri yaparak,hem ellerindeki fazla stok’u eritip hem de okuyuculara ucuz kitap sunmaktadırlar.

Lise yıllarımda kitapların fiyatlarının yüksekliğinden yakınılır, ya ikinci el kitaba yönelinir ya da o sıralar yükselen eğilim olan korsan kitap alınırdı. Ancak bugün geldiğimiz noktada en pahalı kitap 30.00 TL ‘yi geçmemektedir ki bu fiyata sahip bir kitap külliyat niteliğindedir. Kitap fiyatlarının düşüşü aynı zamanda haksız kazanç olan korsan kitabı da bitirmiştir.

Diyeceksiniz ki başlığa göre konuyu nereye bağlayacaksın. Dedim ya kitap okumak benim için çok önemlidir diye, bu konuda interneti de detaylı takip ediyorum mecburen. Siyasi/polisiye bir roman yazımının da sonuna geldiğim şu günlerde sürekli polisiye romanları takip ediyorum. Büyük bir internet kitap portalında yaptığım polisiye roman taramasında, ismini önceden beri duyduğum ancak bir türlü okuma fırsatı bulamadığım “İngiliz Kemal” ile karşılaştım. Dört farklı hikâyenin olduğu dört kitabı 12.00 TL’ye satın aldım.(tanesi 3.00 TL) Madem bu roman serisini okuyacaktım, internette kısa bir araştırma yaptım. Okuduklarım karşısında şok olmuştum. Meğerse böylesi bir değeri uzunca bir süredir göz ardı etmiştim. Aslında toplum olarak göz ardı etmiştik İngiliz Kemal’i. Bizi bunu yaptıran yabancı hayranlığımız sebebi ile “Sherlock Holmes” ve “Arsen Lupen” romanlarına yönelimimiz mi neden olmuştu acaba?  

Kimdi bu İngiliz Kemal?

Asıl ismi Ahmet Esat Tomruk.1887 İstanbul doğumlu. Sarışın ve mavi gözlü olduğundan ‘İngiliz Kemal’ lakabını aldı.

İlköğrenimi sonrasında Galatasaray Lisesine başladı. Parlak bir öğrenciydi. Fransızcasını geliştirmiş, yurt dışından edindiği arkadaşları ile mektuplaşmaya başlamıştı. Yurt dışından mektup alması başını nerede ise derde sokuyordu. Hafiyeler tarafından tutuklanarak Yıldız Sarayı’na götürülür, sonrasında esas durum ortaya çıkınca serbest bırakılır.

1908 yılında İngiltere’ye gitmeye karar verir. Navy College’e kayıt olur. Bir taraftan da profesyonel olarak boks ile ilgilenmektedir. İngiltere de kaldığı süreçte tüm Avrupa ülkelerini gezerek dilini çok geliştirmişti. Öyle ki şiveleri bile artık rahatça konuşabiliyordu. Artık onu bir Avrupalıdan ayırmak mümkün değildi.

1914 de İstanbul’a döndü. Teşkilat-ı Mahsusa’ya üye oldu. Kara Kemal ve Dramalı Rıza Bey’lerden çetecilik dersleri aldı. Cemal Paşa’nın yanında Sina-Kanal Cephesinde Lawrance’nin peşine düştü. Kutulamare de tutsak edilen İngiliz General Tawshend’in bulunduğu hapishaneye görevli olarak atılarak, bilgi almaya çalışır.

Mütareke yıllarında tekrardan İstanbul’a döner. İngilizlerin tutukladığı İttihatçıları kurtarmak için çalışır. Aynı zaman da İngiliz boksörler ile mücadele edip başarılar kazanmaktadır. Bu sırada İngiliz istihbaratı tarafından tutuklanarak, ağır işkenceler görür. Bir kez kaçmaya çalışmış ancak yakalanıp Çanakkale de tekrardan hapsedilmiştir. Son bir çaba ile firar girişiminde bulunarak Ankara’ya geçmiştir.

Ahmet Esat Bey, Ankara da Mustafa Kemal Paşa, İsmet Paşa ve Fevzi Paşa ile görüşmüştür. İngilizce, Fransızca, İtalyanca ve Rumca bilmesinden kaynaklı olarak Genelkurmay İstihbarat Şubesinde göreve başlar.

İlk görev Mustafa Kemal Paşa’dan gelir. Yunan Karargâhından istihbarat gerekiyordu. Ve “İngiliz Kemal” bu iş için görevlendiriliyordu. Sahte pasaport ile Amerikalı gazeteci Henry Williy kimliğinde Rodos’a geçti. Oradan da asıl görev yeri İzmir’e geldi. Yunan subaylar ile kısa sürede dost olarak Yunan Karargâhına girmeyi başardı. Bilgileri günü gününe Ankara’ya ulaştırmaya başlamıştı. Bu sırada Ethem ve arkadaşları Yunan’a sığınmışlardır ve Kemal’i tanırlar. İngiliz Kemal yakalanır ve sorguya alınır. Sorgularda hiç Türkçe konuşmaz. Yargıçlar kimliği hakkında kuşkuya düşünce, Atina’ya göndermeye karar verirler. Burada hapishane de yatar. Ancak kaçmayı kafasına koymuştur ve bunu da başarır. Bir Rum’un cüzdanını çalıp para temin eder, Fransız gemisi ile de İzmir’e geri döner.

Anadolu’ya geri döndüğünde yeni bir görev verilir kendisine. Batı Trakya da Yunan Ordusuna hizmet eden Ermeni General Antranik’in karargahına sızacaktır. Bu görevi de başarır, bilgiler Ankara’ya ulaşmıştır.

1924.Savaş bitmiştir. İstanbul’a yerleşir. Tercümanlık yapmaya başlar.1932 yılına kadar Hafif Siklet Boks şampiyonluğunu kimseye bırakmaz. Derken 2. Dünya savaşı patlak verir. Türkiye Cumhuriyeti’nin istihbarat görevlisi olarak Balkanlara gider. Savaş bitiminde İstanbul’a geri döner. Bir süre Anadolu Ajansı’nda çalışır. Hilton Oteli tercümanlığı ve turist rehberliği görevlerinde de bulunduktan sonra 1966 yılında vefat eder.

Ahmet Esat Tomruk,1924 yılında “İşgal ve Mücadele Senelerinde Bir İstanbul Gencinin Yaptıkları” isimli bir kitap çıkarmıştır. Öğretmen Yüzbaşı Zekeriya Türkmen “İngiliz Kemal – Milli Mücadele Hatıraları” isimli bir kitap yazarak İngiliz Kemal’in yaptıklarını kitaplaştırmıştır.

Ali Kemal Meram da Ahmet Esat Tomruk’un aktardığı hatıralarını kitap serisi yaparak yazıya dökmüştür.

İşte yazımın başından beri bahsettiğim İngiliz Kemal’in gerçek yaşam öyküsü. Her bir roman yaşadığı fırtınalı ve ölüm ile burun buruna hayatıdır. Gerçeğin ta kendisidir Milli Mücadele Kahramanı İngiliz Kemal.

Şimdi siz karar verin hayal ürünü ve bize ait olmayan Sherlock ile Arsen mi yoksa İngiliz Kemal mi?

Son sözüm de kitabevlerine; indirimli olarak mağazalarınızın girişlerin de sergilediğiniz “Sherlock Holmes” romanlarının yerinde “İngiliz Kemal” romanlarını görmek istiyoruz.

Haa bir de “Cingöz Recai” var ki o da başka bir yazının konusu…

ESER ÖZÇARKÇI
STOCKHOLM SYNDROME