10 Şubat 2021 Çarşamba

BİR VEDA YAZISI, ANATHEMA

    BİR VEDA YAZISI, ANATHEMA    

     Doğum günümden iki gün sonraydı. Tarih 22 Eylül'ü gösteriyordu. İçinde bulunduğumuz lanetli yılın aldıkları bitmemişti bizlerden. Şimdi de sıra hastalıklı ruhlarımızı dinlendiren Anathema'ya gelmişti. "Dağıldılar" yazıyordu. Hüznün ve melankolik İngilizler yarı yolda kalmışlardı.

    Bu satırlar albüm ya da grup kritiği olarak kaleme alınmadı. Üzerimizde büyük etkisi olan, hiç tanımadığımız bu adamlara bir saygı duruşudur. Aramızda binlerce kilometre de karşılıklı olarak yaşanılan duygu fırtınalarına şahitlik etmiştik. Aynı yağmurun altında ıslanmadan ruhlarımıza dokunmuştuk.

  

    Anathema ile son buluşmamız "The Optimist" albüm turnesi kapsamında ülkemize gelişlerinde olmuştu. Albümü o güne kadar hiç dinlememiş olsam da duyusal ve görsel bir şova tanıklık etmiştik. Çalan her parça beni daha da içine alıyordu. Kahramanımız yeniden hayata tutunuyordu. Silver Stand sahilindeki arabasından sesleniyordu kalplerimize.

    Madem sondan başladık hikayemize böyle devam edelim. Nedendir bilinmez ama "Judgament" albümünden sonra aramıza kara kedi girmişti. Yeni oluşan bakış açılarını, tarzlarını anlayamıyordum belki. Anlamlandıramadığım zamanlarıydı. Aramızdaki bu ayrılık sürecine tam beş albüm sıkıştırmışlardı mesafelerimize. Hislerime tercüman olabilecek, düşün dünyasında kaybolabileceğim eserlerden eksik kalacaktım. The Optimist ile uyanmıştım gaflet uykumdan. "Keşke ben kaydedebilseydim." diye düşünürken, kulaklarımda çınlıyordu, intihardan dönen kahramanın hayata olan yakarışları.

    Geriye dönüp baktığımda ne çok anı biriktirdiğimizi daha net görüyorum şimdi. İlk konserlerindeki heyecan, dinlenen şarkıların karşımda çalınırken ki depresif canlılık ve konser sonrası duyulan o gurur...

    Ne diyordu "Natural Disaster"in sözlerinde;

    No matter what ı say / Ne söylersem söyleyeyim

    No matter what ı do / Ne yaparsam yapayım

    I 'cant cahange what happened.. / Olanları değiştiremem...



    "Deep" derinlerden gelen mahşeri bir atlı gibiydi. Bir kalbin derinliklerinde var olan yangından bahsederken, zincir vurulmuş kalplerimiz uyanıyordu. Defalarca ve defalarca dinlediğimiz bu notalar gelecekte yaşayacaklarımıza ve hissedeceklerimize geçmişten ışık tutuyordu. "Fragile Dreams"in sözleri ise bu fikri kanıtlar nitelikteydi.

    Today ı introduced myself / Bugün kendimi tanıştırdım

    To my own feelings / Kendi hislerimle

    Belki de yer yer hayata karanlık taraftan bakma nedenimizdi Anathema. Bunu bir nebze de olsa genlerimize işlemişlerdi.Mutlu zamanlarda dahi müzikleriyle sundukları hislere bürünmemizi sağlamışlardı. Onlar gibi yazmaya onlar gibi düşünmeye başlamıştık. Satırlarımız notalara dökülmese de kasvetli defterler biriktirdik onlarla büyürken.

    Müzik tarzımıza bile bir devrim yaşattılar. Notaların arasından hisleri içimize çekebileceğimiz karanlık melodiler aradık her zaman. Belki de onların müziğini aşabilecek ütopik bir hayali arıyorduk. Her albümlerinde kendilerini aşıyorlardı. Sonsuz bir arayış ile müzikal deneyimlerimizi güçlendiriyorlardı. Ayrıntılara dikkat etmeyi, sadece ön planda duyulanları değil arka planda duyulanlara da özen göstermeyi öğrendik.

    Son söze doğru geldiğimde her daim içimde ve aklımda kalan bir şeyi de dile getirmek istiyorum. Yüreğimize ve aklımıza kazıdığınız her şey için müzikal açıdan bizi doyurduğunuz için, karanlık duygular etrafımızı sardığında yoldaş olduğunuz için tekrar ve tekrar teşekkürler Anathema.

 Life...has betrayed me once again...

 Hayat...bana bir kez daha ihanet etti...


ESER ÖZÇARKÇI

STOCKHOLM SYNDROME

31 Ocak 2021 Pazar

BEHZAT Ç’Yİ ÇOK SEVMİŞTİK BE AMİRİM..

BEHZAT Ç’Yİ ÇOK SEVMİŞTİK BE AMİRİM..

Biz gerçekten Behzat Ç’yi çok sevmiştik. Millet olarak polislik mesleğine ve polislere biraz mesafeli olsak da Behzat komiser bu algıyı yıkmayı başaran nadir karakterlerden biri olma başarısını göstermiştir. Emrah Serbes’in yaratıcılığına, oyuncu kadrosunun kalitesi ve oyunculuktaki yetenekleri de eklenince böylesi güzel bir sonuç ortaya çıkmıştır.  

Peki, sorulması gereken iki soru var. Birincisi biz Behzat Ç. dizisini halen neden unutamıyoruz? İkincisi de karakterlere bu kadar bağlanmamızın nedeni nedir?

Behzat Ç. Dizisini unutmamızın sebepleri saymakla bitmez. Hatta sosyolojik açıdan da incelenebilir. Öncelikle karakterlerin samimi ve sıcak oluşu yani bizden birileri oluşu etken sebeptir. Hepsi halk adamıdır. Yalakalık, yaranma ve şakşakçılık yapma gibi amaçları yoktur. Hepsi akşam işten eve dönecek olan kimimizin abisi ya da ablası, kimimizin babası ya da annesi kimimizin dayısı gibidirler.

Dizi de yalın ve gerçekçi bir oyunculuk dehası vardır. Deneyimli oyuncular ile deneyimsiz yeni oyuncuların muhteşem harmanlandığı ve her iki grubunda hakkını verdiği bir çalışmadır Behzat Ç. İçerikte öz kültürümüze ait olan türkülerimizin ve Neşet Ertaş'ın (rahmetle anıyorum.) vurgulanıyor olması, dertlendiğimizde bizlerin dahi birkaç türkü mırıldanmalarımız gibi karakterlerinde zor zamanlarında türkülere sarılarak çıkış arayan bir yaklaşımları mevcuttur.

Gerek diziye gerekse de karakterleri böylesine sevmemizin bir sebebi de kullanılan mizahi dildir. Millet olarak etkin kullandığımız hazır cevaplık argo argümanlar ile desteklenen replikler ve diyaloglar tadından yenilmeyecek kıvama gelmiştir. Behzat komiser ve ekibi gerçek polis kavramını yansıtmaktadırlar. Saray Türkçesi kullanmaları onlardan beklenemez çünkü onlar hayatlarını tehlikeye atarak sokaklarda kötüler ile mücadele etmektedirler. Her birinin ilgilenmesi gereken aile ve sosyal çevreleri de cabasıdır.  Behzat komiser ve diğer karakterler hepimiz gibi kusurludurlar. Sorunları, çıkmazları, hüzünleri ve mutlulukları vardır. Dizi de mükemmel insanı yaratma gibi bir çaba güdülmemiştir. Diğer yerli polisiye dizilerinde her şey havada, yapmacık ve doğallıktan uzaklıklar. Biz millet olarak çok  küfür eden bir yapıya sahibiz. En küçüğümüzden en büyüğümüze kadar. Behzat Ç. de de küfür çok orantılı ve anlamlı kullanılmıştır. Siz hiç küfür etmeyen polis gördünüz mü? Etmemeleri benim açımdan olağan dışıdır.. 

Yaşanan polisiye olaylara yaklaşımlarda dozajındadır. Behzat komiser’in akıl sağlığında yaşadığı çıkmazları cinayetleri çözümlemede kullandığını net bir şekilde görmekteyiz. Bireyin yaşadığı olumsuz durum topluma olumlu bir şekilde yansımaktadır. Olaylara bakış açıları net ve sadedir. Çetrefilli konuşmalar ve polisçilik oynayan karakterler yoktur. Sürekli sokağın nabzını yoklamaları ve sokak tarafından da saygı görmeleri ekibin büyük bir artısıdır. Polisler bilirler ki sokakta orman kanunları geçerlidir. Bu kanunlara hangi kesimden kim olursa olsun ayak uyduramadı mı sorun yaşar. Bu ince çizginin net bir şekilde izleyiciye geçtiği kanısındayım.

Aynı zaman da ülkemizde yaşanan sosyal olaylara da eleştirel bir bakış açısı dizide hüküm sürmektedir. Eleştiri geliştirir. Bunun farkına varamamak büyük bir kayıptır. Üç maymunu oynayıp hep iyiyi hep güzeli yani hayal edileni göstermek, izleyiciye iyilik değil tam tersine büyük bir kötülüktür. Çünkü insanımız dizilerde gösterilen hayatın tamamı ile gerçek olduğuna ikna olmuştur. Ne verirseniz onu alacak bir güruh bulunmaktadır. Sonrasında gerçek hayat ile yüz yüze geldiklerinde izledikleri ile bağdaşmadığını görüp, kötü sonuçlar ile karşılaşan bireylerimiz azımsanamayacak kadar çoktur.

Dizinin duygu yoğunluğu hep dozajında sürmüştür. Olayları ya da kişilerin hislerini aşırı dramatikleştirilmeden tadında vermiştir izleyiciye. Mutsuzluğu dahi beraber yaşayabilme prensibine sahiptir karakterler. Sevgiye bir saygı duruşudur bu. Bir taraftan da Behzat komiser kızını kaybetmiş ve ona hasret ve özlem duyan, yüreği yanan, sevgi dolu bir babadır. Behzat iyi bir polis ve yüreği hep sızlayan bir babadır. Kızını kaybetmiş olmanın sorumluluğunu kendi üzerine alan, sürekli kendini suçlayıp, vicdan muhakemesi yapan bu süreçte de acısını alkol ile dindirmeye çalışan daha doğrusu hayatı kısa bir süreliğine es geçmek için bu yola başvuran bir adamdır. Bu açıdan bakıldığında dizi bir bakıma Behzat’ın bu yönünü de alt ana başlık olarak sunmaktadır.

Dizinin içeriğinde aşk için yapılan fedakarlıklar da yer bulmaktadır. Harun’un Eda için yaptıklarını bir hatırlayınız. Tadında serpiştirilen aşk teması, esas tema olan polisiyeden uzaklaşılmamasını sağlamıştır.

Dizinin karakterleri birçok sorun ile boğuşmaktadırlar. Neler yoktur ki. Katiller, tecavüzcüler, psikopatlar, mafya devlet ilişkileri, kurumlar içerisine çöreklenmiş yapılar ve bunların Behzat ve ekibinin üzerinde oluşturduğu baskılar. Ancak bunca saydığımız soruna rağmen iki arada bir derede kahramanların yüzleri hep gülmektedir. Unuttuğumuz bir olgu olan gülümsemeyi bizlere sürekli hatırlatmışlardır. Çünkü hayat devam etmektedir ve mücadele edilecek kötü sayısı öylesine çoktur ki.

Dizinin devam ettiği süre olan 2010 – 2013 yılları arasında iki de sinema filmi vardır. “Behzat Ç Seni Kalbime Gömdüm” ve “Behzat Ç Ankara Yanıyor”. Her iki filmi de izlerken dizi izliyormuşçasına bir rahatlığa kavuşuyorsunuz. Çünkü değişen bir şey olmamış, ekip kaldığı yerden bildikleri en iyi işi yapmaya, gerçek oyunculuğu ve doğallığı vererek yollarına devam etmişlerdir.

Dizi 3 sezon ve 96 bölüm seyir zevki sunduktan sonra final yapmıştır. Ancak bizim yüreklerimizde oynamaya devam etmektedir. Bugün çeşitli sosyal medya platformunda birçok isimde yaşatılmaktadır. Ve yoğun bir takipçi sayıları vardır. Dizinin yayında olduğu süre içerisinde prime time da ilk üçte olduğunu da vurgulamadan geçemeyeceğim. Dizinin müziklerini yapan Pilli Bebek grubu ve Cem Kısmet’e de buradan bir selam çakmadan geçemeyeceğim.

Velhasıl kelam, Türkiye televizyonlarında yayınlanan tartışmasız en iyi polisiye kurgu dizisidir Behzat Ç.

ESER ÖZÇARKÇI

STOCKHOLM SYNDROME 

GERÇEĞİN TA KENDİSİ "DES"

 GERÇEĞİN TA KENDİSİ "DES"

    Son önemlerde İngiliz yapımları beni şaşırtmaya devam ediyorlar. Gerçi İngiliz yapımlarında kullanılan muhteşem İngilizce sebebi ile bile izlemeye değer bulunabilir. 2020 yapımı olan DES şans eseri olarak karşıma çıkan nadir yapımlardan.

    Yapım 1978-1983 yılları arasında gerçekleşen gerçek bir olaydan yola çıkmaktadır. Dennis Andrew Nielsen, Londra da en az 12 genç erkek ve çocuğu öldürmek suçlaması ile tutuklanmıştır. Dizimiz üç bölümde bu gerçek olayı bize net bir şekilde yaşatmaktadır.


    Kanalizasyon idaresine yapılan bir çağrı sonucunda görevlilerin kanalizasyonda buldukları kemik benzeri maddeler sebebi ile polise haber vermeleri ile yakayı ele veren katilimiz, polise karşı hiçbir direnç göstermeden hatta yardımcı olarak suçunu hemen itiraf etmesi sonrasında polisleri dahi şaşırtmaktadır. Zaten asıl olay bundan sonra başlamaktadır. Kendisine DES denmesini talep eden katilimiz çalıştığı iş bulma kurumu aracılığıyla avlarına kolay bir şekilde ulaşabilmektedir. Sokaklarda yaşayan evsizler, uyuşturucu bağımlıları, barlarda tanıştığı genç erkekler DES'in radarına girmektedir. Kavramsal olarak eşcinsel olduğu ancak eşcinselliği yaşamadığı gerçek hayatında bilinen DES, dizide de bu duyguyu hem hareketlerinde hemde söylevlerinde sürekli olarak izleyiciye aktarmaktadır.

    Mr.Nielsen diğer adıyla DES neden cinayet işlediği konusunda fikri olamayan bir katildir. Bu soru kendisine sorulduğunda sürekli aynı cevabı vermektedir. Ancak avlarına merhamet duygusu ile yaklaştığını da itiraf etmekten kaçınmaz. Karşısındaki kişi kendisinden fiziksel olarak güçlü dahi olsa davet ettiği evinde ne yapıp edip avlarını etkisiz hale getirdikten sonra sorunlu aklının oyunlarını onlar üzerinde icra etmektedir.

    DES'in sorgu sürecinde anlıyoruz ki karşımızdaki bu seri katil akıl oyunları oynayan, zeki ve yetenekli biridir. Polis'in üzerinde oluşan medya ve politik baskılarında farkına vararak davayı resmen kendi istediği gibi evirip çevirmektedir.

    Mr. Nielsen'i biraz yakından incelediğimizde, soğukkanlı, yalansız, psikolojik alt yapısı bozuk, nazik bir eski polisle karşılaşıyoruz. Eşcinsel olmadığını ancak eşcinsel gibi göründüğünden eşcinselliği kabul ettiğini söyleyen bir sigara tiryakisi kendisi. Kendisine istediği bir şey olup olmadığı sorulduğunda sadece sigara istemesiyle de bunu seyirciye de yansıtabiliyor.



    DES seri cinayetlerinden sonra kurbanlarını birçok farklı yöntem kullanarak rollere sokuyor. Bir bakıma doğaçlama seviyor diyebiliriz. Boğarken öldürmeyi tercih ettikten sonra cesetlere kesinlikle temizlik işlemleri uyguluyor. DES tam bir nekrofili. Evin içinde farklı farklı durumlarda konumlandırdığı cesetlerle bir süre evcilik oynuyor. Kurbanlarının cesetlerinden sıkıldıktan sonra da onları önce parçalara ayırıyor, kimisini kaynatıyor kimisini de yakıyor. Kimisini gömüyor kimisini de kanalizasyona saçarak kurtulmaya çalışıyor. Bu son hamlesi onun yakalanmasını sağlarken, emniyet birimleri bunca zaman bunca kayıp insanın oluşuna ve nasıl olup da herhangi bir cinayet şüphesine uyanamadıklarının da tartışmasını sık sık yaşıyorlar.

    DES karakterini canlandıran David Tennant ise tam bir oyunculuk şovu sunuyor izleyiciye. Karakteri size resmen yaşatıyor. Katilin içinize işleyen soğukkanlılığını tam anlamı ile canlandırmasıyla benden tam not alıyor. David Tennant'ın gerçek katil Dennis Andrew Nielsen'e benzerliği de gözlerden kaçmıyor.

    Son olarak yapım dönem İngiltere'sine de ışık tutuyor. Sokaklarda yaşayanlar, ekonomik şartlar, gizlenen cinsel yönelimler, alkol ve uyuşturucu bağımlılığı ve polisin vurdum duymaz yaklaşımlarını da gün yüzüne sermektedir. Ayrıca sisteme ve yönetimlere de ciddi göndermeleri olan bu diziyi kaçırmayın derim.


ESER ÖZÇARKÇI

STOCKHOLM SYNDROME

"DER PASS" PAGANLIĞA BİR GÖNDERME

 "DER PASS" PAGANLIĞA BİR GÖNDERME

    Alplerdeki Almanya – Avusturya sınırında, sınır taşının üzerinde bulunan bir ceset (aaa! çok tanıdık). İki ülke polis güçleri arasında geçen sorumluluk alanı görüşmeleri (hımmm! Bir yerden çıkaracağım). Almanya emniyeti tarafında sarışın kadın dedektif Ellie ile Avusturya emniyeti tarafında mafyaya bilgi sızdırmaktan soruşturma geçirmiş, aynı zamanda aynı mafya grubunun temizlik işlerini yaparken, uyuşturucu ve alkol batağına saplanarak meslekten bıkmış erkek dedektif Winter ( nerede görmüştük ki?). İkinci maktulün bir ülkenin vatandaşı olup diğer ülkede bulunması ile iki ülke arasında ortak bir çalışma grubu kurulması.

    Yapım boyunca muhteşem doğal görsel şölen izlemeye değer. Bu görsel şölene Hans Zimmer'in müzikleri de eklenince kendinizi bir anda kar yüklü Alplerin içindeki sık ormanlarda gezinirken bulabilirsiniz.

    Katili bir anda karşımızda görünce afallasam da bunun katilin hikayesini anlatma çabası ile yapıldığını fark ettim. Ancak ismi Pagan Zirvesi (Der Pass/ Pagan Peak) olan yapımın daha paganist ve törensel sahneler ya da olay örgüsü içerebileceği beklentim de ne yazık ki gerçekleşmedi. Ayrıca katilin savunduğu manifestosunun da yeteri kadar vurgulanmadığı ya da detaylandırılmadığını düşünmekteyim. Katilin öldürme manifestosundaki gerçekçi nedenler gayet başarılı bir şekilde sunulmuş.

    Diziye yönelik olarak, özellikle Avrupa medyasında yer bulan değerlendirmelerde, dizinin bir polisiye dramasından beklenen düzeyin altında bir gerilim diline sahip olduğu ve oldukça yavaş aktığı eleştirileri yapılıyor.

    Gelelim Avusturyalı dedektifimiz Winter (Nicholas Ofczarek) karakterine. Yapımın ilk bölümündeki umursamaz ve vurdumduymaz tavırları ile dikkatimi üzerine çekmeyi başardı. Olayların gelişimiyle davayı çözmeye olan inancı ve katilin peşini bırakmayarak yakalaması da mesleğinde aslında ne kadar başarılı bir dedektif olduğunu gözler önüne sermektedir. Maalesef aynı şeyleri silik dedektif Ellie için söyleyemeceğim.

    Dedektif Winter'ın yapımın son bölümünde bile bile kendi sonuna gidiyor oluşu ve bu durumu kabullenişi sırasındaki mutluluğu da hüzünlü bir son izlememize neden olmaktadır.

    Bana kalırsa bir Bron/Broen uyarlaması olan dizi polisiye sevenlerin her şeye rağmen izlemesi gereken bir yapımdır.


Eser Özçarkçı

STOCKHOLM SYNDROME

24 Mayıs 2020 Pazar

"HEAVY TRIP" METAL MÜZİĞİN PEŞİNDE

"HEAVY TRIP" METAL MÜZİĞİN PEŞİNDE


İçinde bulunduğumuz Covid-19 karantina günlerinde izlemek istediğimiz film ve dizilerin araştırmalarını yaparak evde olduğumuz günleri en iyi şekilde değerlendirmeyi planladık. Araştırma evrelerimizden biri de rock ve metal müzik temalı film ve belgesellerdi. Mötley Crüe efsanesini anlatan " The Dirt", Norveç Black Metalinin yaratıcısı Mayhem ve grubun kurucusu Euronymous ile dönemin olaylarını anlatan "Lord Of Chaos", Metallica'nın "Metallica Through the Never" belgeseli, dram öğeleri içeren "Metalhead/Metalci" ve döneme ait verdiği mesajları komedi öğeleri ile harmanlayan "Heavy Trip" listemize dahil oluyordu.

İzlerken geçmişimizden bolca öğeyi görmek anıların canlanmasına neden oldu. Kah güldük kah hüzünlendik kah da düşündük..

Dört yakın arkadaşın, evlerinin bodrumunda Metal Müzik grubu kurarak çalışmaları ve hayallerinin peşinden gitmek istemelerini konu almaktadır. Turo, grubun vokallerini üstlenmiştir ve death metal akımını temsil etmektedir. Elektro gitarda trash metal akımını temsilen Lotvonen, bas gitarda black metal akımını temsilen Pasi (muhteşem bir metal müzik hafizasına sahiptir) ve davulda heavy metal akımını temsilen Jynkky..

İsmi dahi olmayan (daha sonra Impaled Rectum isminde karar verilir.) grup elemanları ayrıca kendi hayatlarının akışını da sağlamakla yükümlüdürler. Huzurevin de, hayvan çiftliğinde ve bir müzik dükkanında çalışmaktadırlar. Grubun lideri vokalist Turo'nun açılamadığı bir aşkı varken aynı zaman da başarısızlık korkusu da yaşamaktadır. Bu korku üzerinde öylesi baskı oluşturmaktadır ki başlarına büyük sıkıntılar açmaktadır. Aynı zaman da da toplumun saçının uzunluğu, metalci oluşundan kaynaklı farklılıklarına karşı verdikleri tepkilere bir türlü karşılık verememesi de üzerindeki baskıyı arttırmaktadır. Kendilerine değersiz, eşcinsel, satanist, terörist yaftası dahi yapıştırılmasına ve davulcu Jynkky'nın bu yolda ölmesiyle dahi hedeflerinden vazgeçmemeleri filmin serüvenini daha da muhteşem bir hale getirmektedir.


Norveç'te gerçekleşecek bir festivale katılmak için çıktıkları yolda da başlarına gelmeyen kalmamaktadır. Komedi öğeleri bu süreçte yüzümüzü güldürse de arka plandaki dram iklimini ruhunuzda hissedebilirsiniz. Her türlü olumsuzluğu aşıp festival sahnesine çıkıp kendi parçalarını izleyici ile buluşturduklarında film zirveye ulaşmaktadır.

Heavy Trip, bizim açımızdan çok eğlenceli bir filmdi. Metal müzik dinleyicisinin çok ince espriler yakalayacağı sahnelerin olduğunu da belirtmek isterim. Merkezine metal müziği almasından kaynaklı sadece metal müzik dinleyicisine hitap eden bu filmi izlemenizi şiddetle tavsiye ederim.


Eser Özçarkçı

Stockholm Syndrome


26 Nisan 2020 Pazar

Munchausen by Proxy Sendromu Needir?

Munchausen by Proxy Sendromu Nedir?


    Çocuk istismarı tüm toplumlarda yaygın görülen bir olaydır. Amerika'da yapılan istatistiklere göre her yıl 3 milyondan fazla çocuk istismar edilmektedir. Yani her 1000 çocuğun 25'i çeşitli istismar tiplerine maruz kalmaktadır. 
     Dünya Sağlık Örgütü'nün 1985 de yaptığı tanıma göre çocuk istismarı; çocuğun sağlığını, fizik ve psikososyal gelişimini olumsuz yönde etkileyen; bir yetişkin, toplumu ya da ülkesi tarafından bilerek ya da bilmeyerek yapılan davranışlardır. 
     Çocuk istismarını fiziksel, cinsel ve duygusal istismar olarak 3 grupta incelemek olanaklıdır. Fiziksel istismar en geniş anlamda "çocuğun kaza dışı yaralanması"dır. Cinsel istismar ise çocuğun kendisinden en az altı yaş büyük bir kişi tarafından cinsel haz amacıyla zorla ya da ikna edilerek cinsel etkileşime maruz kalmasıdır. Duygusal istismar çocuğun iç görüsünü ya da psikolojik bütünlüğünü bozan her tür kronik eylem ya da eylemsizliktir.
     Çocuk istismarı ile ilgili ilk önemli çalışma 1946'da John Caffey tarafından yayımlanmıştır. 1962'de Dr. Henry Kempe tarafından 447 dövülmüş çocuk incelenmiş, bundan sonra ABD başta olmak üzere tüm dünya ülkelerinde konuyla ilgili yoğun araştırmalar yapılmıştır.
     Munchausen sendromu ilk kez 1951'de hastane hastane dolaşıp hastalık öyküleri uyduran ve kendilerine gereksiz yere cerrahi girişimler uygulanmasına razı bir grup hastayı belirtmek için kullanılmıştır. Sendroma ismi verilen Baron Karl von Munchausen 18. yy.’da  yaşamış, savaştan döndükten sonra kendi uydurduğu eklentilerle daha da ilginç hale getirdiği maceralarını anlatan eski bir süvari subayıdır. 

    Asher ve arkadaşlarının "Munchausen Sendromu" olarak tanımladığı durumda hasta, doktorun muayenehanesine ya da acil servise sıklıkla klinik manifestasyonlarla (belirtilerle)  desteklenen uydurma bir öykü ile gelmektedir. Hasta sonuç alamadan hastaneden ayrılmakta ve aynı tabloyu yineleyerek tekrar tekrar hastaneye başvurmaktadır. Bu hastalar en zeki gözlemcileri bile aldatabilecek ruh hastalarıdır. Nazofarinksini keskin bir aletle yaralayıp kanı yutabilir ve hematemez gibi kusabilir. Anal ya da vajinal mukozalarını ustaca delebilir, gereksiz yere kalp ilacı alarak kalp atımında düzensizliğe neden olabilir ya da büyük miktarda havuç yiyerek karotenemi gibi görünebilir. 
     Munchausen by proxy sendromu (MBPS) ise özel bir çocuk istismarı formudur. Munchausen's by proxy sendromu, ilk kez 1977'de Meadow tarafından tanımlanmıştır. Aile ya da koruyucu, çocukta bir hastalık varmış gibi yapmakta ya da hastalık yaratmakta ve "hasta" çocuğu doktora götürmektedir. Sonuçta, tıbbi öykü, laboratuvar testleri ya da hastalığın gerçek nedeni değişmekte ya da tıbbi tedavi nedeniyle yaralar oluşmaktadır. Bazı olgularda ise anne doğrudan zararlı eyleme neden olabilmektedir (zehirleme, ilaç verme gibi). Yapılan bir araştırmada en çok kullanılan ilaçların antikonvülsanlar ve opiadlar (morfin türevleri) olduğu saptanmıştır. Yayımlanan olgularda bazı ailelerin eşek arısı ya da bal arısı gibi böceklerle çocuklarını sokturdukları bildirilmiştir. 
     Bu sendrom, "tıbba meydan okuma" olarak da değerlendirilebilir. Bildirilen kurbanların yaşları birkaç hafta ile 11 yaş arasında değişmektedir. Bir çalışmada ortalama tanı yaşının 3,25 olduğu, olası ölüm oranının %9-10 arasında değiştiği bildirilmiştir. 
     İmmün yetmezlik tanısı olan ve olmayan çocuklardaki polimikrobiyal (birden fazla mikrop tarafından oluşturulan) enfeksiyonlar bozukluğun sık ve güçlük çıkaran biçimidir. Bu çocuklar uzun süre hastanede kalmakta; yineleyen, ızdırap veren ve masraflı tanıya yönelik girişimlere maruz kalmaktadırlar. Bir çocuğun 200'den fazla kez hastaneye yattığı bildirilmiştir. Evdeki istismardan kaçmak için kendi kataterlerini enfekte eden çocuklar  saptanmıştır.
     Fail olguların çok büyük kısmında annedir. Anne sıklıkla zeki ya da sağlıkla ilgili bilgisi bulunan, sevimli, işbirlikçi, iyi tıbbi bakımdan dolayı minnettar ve hastane çevresini süsleyen biri olarak tanımlanır. Altta yatan fizyopatolojik yapıyı anlamak güçtür. Narsistik frajilite (kendini beğenen, kırılgan) ve borderline (sınırda) kişilik çok sıktır, ama bu kişilerde pasif-bağımlı histerik kişilik ya da sadomazoist davranışlar ve depresyon da bulunabilir.
     Doktorlar ölümcül olabilen bu senaryoya gereksiz invaziv (girişimsel) muayeneleri ve incelemeleri yaparak ya da tehlikeli ilaçları reçete ederek, istemeden katılmaktadır. Bu olgularda iyi bir öykü, dikkatli bir fizik inceleme, iyi seçilmiş laboratuvar ve radyolojik görüntüleme yöntemleri kullanılmalıdır. 
     Böylece istismar edilen çocuklarda çocukluk ve erişkinlik dönemlerinde güvensizlik, tıbbi tedaviden kaçınma ve posttravmatik stres belirtileri gibi duygusal ve fiziksel sorunlar geliştiği bildirilmiştir. Pek çoğunun kardeşi de fiziksel ve tıbbi olarak istismar edilmektedir.
     Mra ve arkadaşları tarafından bildirilen bir olguda, yineleyen bakteriyal menenjiti olan çocuk hastada orta kulağa serebrospinal sıvı (boyun-omurilik sıvısı) sızıntısı saptanarak gerekli cerrahi girişim planlanmış ancak anlaşılmaz biçimde biyokimyasal olarak serebrospinal sıvı olduğu belirlenen akıntı haftalarca sürmüştür. Anne, intravenöz (damar içi) kataterle sargıları karıştırırken bulunduktan sonra lumbar (beldeki) drenden sağladığı serebrospinal sıvı ile sargıları ıslattığını itiraf etmiştir.
 Bir başka ilginç olgu da Meadow tarafından bildirilmiştir. Yineleyen, geçici kötü kokulu idrar yapma yakınmasıyla gelen 6 yaşındaki kız çocuğu, sorunu aydınlatılana dek 12 kez hastaneye yatmış, 7 büyük radyolojik girişim yapılmış (İVP, sistogram, baryumlu incelemeler, vajinogram, üretrogram gibi), anestezi altında 6 kez muayene yapılmış, 5 kez sistoskopiye,  8 kez antibiyotikle tedaviye, kateterizasyona, çeşitli toksik ilaçlara ve 16 kez konsültasyona maruz kalmış, 150 kez mikrobiyolojik kültür yapılmış, sonuçta annenin çocuğun idrarına kendi menstruasyonu sırasındaki idrarını karıştırdığı saptanmıştır.
     Sutphen'in bildirdiği iki MBPS olgusu tedavi edilemeyen kusma ve ishal yakınmalarıyla başvurmuş, hastalardan birinde iskelet ve kardiyak myopatinin klinik ve laboratuvar kanıtları saptanmıştır. Proksimal (gövdeye yakın) kaslarda güçsüzlükle seyreden myopatinin "emetin" adlı maddenin doğrudan toksik etkisine bağlı olduğu anlaşılmış, her iki hastanın da uzun süre ipeka şurubu aldığı belirlenmiştir. Ancak bu çocuklar da pahalı ve invaziv (girişimli) tanısal girişimlere maruz kalmışlardır. Literatürde ipeka kullanılan hatta emetinin neden olduğu kardiomyopati sonucu ölüm gerçekleşen pek çok istismar olgusu bulunmaktadır.
     MBPS'da bir başka biçim de etkilenen çocuğun işbirliği ile birlikte ailenin belirtileri abartmasıdır. Otoritelere göre, göründüğü kadar hasta olmayan çocuklarla istismar kurbanı çocuklar arasında potansiyel morbidite (sekel kalma oranı) ve mortalite (ölüm oranı) açısından anlamlı farklılık bulunmaktadır.

Kaynakça:

8 Nisan 2020 Çarşamba

ALBERT PIKE'IN KEHANET MEKTUBU

ALBERT PIKE'IN KEHANET MEKTUBU   


 İçinde bulunduğumuz zamanı ve geleceği yorumlayabilmek için geçmişe ait bilgilere ihtiyaç 
duymaktayız. Ancak bazı isimlerin bıraktığı bilgileri gözden geçirdiğimizde şaşırmadan edemiyoruz. Bu noktada Albert Pike'ın 1871 yılında mason üstadı olan Giuseppe Mazzini'ye yazdığı bir mektup var ki (şayet %100 gerçek ise) akıl tutulmasına sebep olmaktadır. Albert Pike'ın hayatı ve hayat görüşüne biraz göz atalım. 

 Pike, Boston, Massachusetts'te Benjamin Pike ve Sarah Andrews Pike çiftinin çocuğu olarak dünyaya gelmiştir. 1825 yılında sınavlarını başarıyla geçtiği Harvard Üniversitesi'ne kabul edilmiştir. O dönemde gazetelerde makale yazan Pike gazetedeki işinden kazandığı ilk parayla Mary Ann Hamilton ile evlenmiştir. Bu evlilikten on bir çocukları olmuştur. Daha sonra 1837'da hukuk okumaya başlayan Pike bir yandan da o dönemde çocukluğundan gelme şiir alışkanlığını devam ettirmektedir. İnanç olarak Anglikan'dır. Pike'ın bir Ku Klux Klan üyesi olduğu iddia edilmiş, fakat bu iddia kanıtlanamamıştır. Özofagus darlığı (boğazdan mideye giden tüp olan yemek borusunun daralmasıdır) nedeniyle zor günler geçiren Pike, 82 yaşında ölmüştür. Washington'da 'Oak Hill' mezarlığı'na gömülmüştür. 

Askeri hayatı da bir o kadar ilginç olan Pike, Meksika-Amerika Savaşının başlamasıyla süvari birliklerine katılmıştır. Tuğgeneral olan John Selden Roane ile büyük görüş farklılıkları bulunan Pike onu bir düelloya davet etmiştir. Düello sonucunda herhangi bir kazanan olmamıştır. 22 Kasım 1861 tarihinde, Amerikan iç savaşında güneyli ordu da Tuğgeneral olarak görevlendirilen Pike, asilik ve vatana ihanetinden dolayı suçlanarak tutuklanması istenince Arkansas'ta saklanıp, istifasını göndermiştir. Ancak istifası daha sonra kabul edilmiştir. 

Albert Pike, 1850 yılında Mason olarak "Independent Order of Odd Fellows'a" katılmıştır. İyi tanınmış mason yazarlar tarafından masonluğun "Eflatunu" olarak isimlendirilmiştir. Albert Pike, 1859 yılında büyük üstad olmuştur. Halen ABD'nin en etkili ve bilinen Masonu olarak kabul edilir. Dikkat çeken noktalardan biri de savaştan sonra tutuklanarak ve hapse atılmasıdır. Hapisten kurtulması ise bir freemason olan başkan Andrew Johnson’un affıyla mümkün olmuştur. Affedilmesinin ertesi günü de Beyaz Saray da birlikte oldukları söylenmektedir. Bu aftan sonra başkan, İskoç Riti tarafından 4. dereceden 32. dereceye terfi ettirilmiştir. (ciddi bir sıçrama) 

 33. derece mason olarak, eski ve kabul edilmiş İskoç Ritinin kurucusu ve babası, tüm satanist ve luciferian grupların büyük ustası (lucifer ile bir bilezik vasıtasıyla sürekli iletişim halinde olduğu yönünde bir söylenti de mevcuttur), İlluminati’nin de tepe adamlarından biri olduğu, Yeni Dünya Düzeninin fikir babası ve planlayıcısı olarak da nitelendirilmektedir. 

 Albert Pike, kendi ruhsal rehberi olan Lucifer’den aldığı bir mesajı (demonik görüntüler olduğu belirtiliyor) dönemin İlluminati başkanı Giuseppe Mazzini'ye 1871’de yazdığı bir mektupta anlatmıştır. İlginçtir ki bu mektup "tek dünya düzenini" gerçekleştirmek için yapılması gereken üç dünya savaşını anlatmaktadır. John Daniel, "Two Faces of Freemasonry, Day Publishing" isimli kitabında şöyle diyordu Albert pike ve fikirleri için; 'Albert Pike, “Lucifer Doktrinini” bir çok mason biraderine öğretti. En heyecanlı öğrencileri Lucifer Doktrini en ileri seviyede uygulayan Bismarck ve Mazzini’ydi. Bu üçlü birlikte masonluğu kullanarak iki dünya savaşı çıkardılar ve bunun ardından dünyanın "Lucifer’e Tanrı olarak tapınmaya hazır olmasını” sağlayacaklardı. 

 Fransız yazar Jean Lombard 1984'de yayınladığı "Modern Çağın Karanlık Yüzü" adlı çalışmasının 1.cildinde Hollanda'daki Rob Scholte Müzesinde sergilenen ve British Museum'dan ise ancak özel izinlerle görülebildiğini belirttiği bu mektubu çevirip, mektubun nüshasını kitabının 553. ve 554.sayfalarında yayınlamıştır. Mektubu ilk ortaya çıkaran kişi ise William Guy Carr adında Kanada Kraliyet Donanmasından emekli olan eski bir istihbarat subayıdır. Ölümünden kısa bir süre önce "Pawns in the Game Lecture" adlı 100 dakikalık ses kaydı hazırlamıştır. William Guy Carr bu mektubu "Quoted in Satan: Prince of This World" adlı kitabında da yayınlamıştır.

 İŞTE O MEKTUP 

 "Aydınlanmacı düşüncenin amacına ulaşması için öncelikle bir dünya savaşı çıkarmalıyız. Bu sebeple Rusya'da Çar'ı (Çarlığı) zayıflatıp, ateizmi ve komünizmi hakim kılmalıyız. Casuslar vasıtasıyla Britanya İmparatorluğu (İngiltere) ve Alman İmparatorluğu (Almanya) arasında gerginliği körükleyerek savaşa zemin hazırlamalıyız ve 1.Dünya Savaşı sonrası komünist düzeni iyice inşa etmeliyiz ki tüm hükumetleri yıkabilelim ve tüm dini düzenleri zayıflatabilelim." 

 Yukarıdaki satırlarda anlatılmak istenenler gayet açıktır. Belirlenen bir plana yürüme de yapılması gerekenler yazılmıştır. Güçlü uluslar belirlenmiş ve gücü kendi ellerine alabilmek için derin ve uzun bir plan işleve alınmış gözükmektedir. Dünya derin güçlerinin yollarına devam edebilmeleri için inandıkları ilk şart, ulus devletler ve dinleri zedelemeleri ve ortadan kaldırmalarıdır. Bu satırlarda bunu net bir şekilde okumaktayız. 

 "Ardından İkinci Dünya Savaşını çıkarmalıyız ve bunu gerçekleştirmemiz için faşistler ve siyonistler arasında savaşla sonuçlanacak bir gerginlik oluşturmalıyız. İsimleri "Nazi" olacak olan faşistleri, savaş sonunda yok etmeli ve savaş sonrası Filistin'de Yahudilerin ana unsur olacağı İsrail Devletini kurmalıyız. İkinci Dünya Savaşı sürecinde Uluslararası Komünizm mutlaka Hristiyanlığı dengeleyecek bir güce ulaştırılmalı. Toplumlara ölçülü bir şekilde son çöküşü yaşatacağımız zamana kadar bu denge bizim için gereklidir."

 Bu satırlarda kafa karıştıran nokta "Naziler","Filistin" ve "İsrail" dir. 1871 yılında bu üç oluşum olmadığından Pike bunları nereden bilmekteydi? Komünizmin dinlere bakışını kullanarak Hristiyanlığın karşısına çıkararak denge politikası maskesi altında önce Hristiyanlığın gücünü ve egemenliğini kırmak ardından da Komünist devletleri öcü olarak göstererek kendi küresel yapılarının gücünü kullanarak güç kaybedip yıkılmalarını sağlamak gayesi bulunmaktadır. Aynı yolun Naziler içinde kullanılacağı belirtilmiş ve reel tarihte de bu şekilde gerçekleştirilmiştir. (Naziler küresel güçler tarafından desteklenmiş, finanse edilmiş ve sırtları sıvazlanmıştır. Ardından da aynı küresel güçlerin hışmına uğrayarak tarih sahnesinden silinmişlerdir.) Albert Pike geleceği mi görmüştür? Yoksa geleceği dizayn etmeye mi soyunmuştur?

 "Üçüncü Dünya Savaşını çıkarmamız için İslam aleminin liderleri ve siyonistler arasında ajanlarımız vasıtasıyla, ayrı düştükleri konular üzerinden gerginlik çıkarmalıyız ve bu savaş, Müslüman Arap Dünyası ve İsrail Devletinin birbirlerini yok edecekleri şekilde dizayn edilmeli. Bu hengame içinde diğer milletleri bu konuda, fiziksel, ahlaki, ruhsal ve ekonomik olarak çökmeleri için mücadeleye zorlamalıyız. " 

 Bahsi geçen Müslüman – Yahudi çarpışmasını tarih sahnesinde sürekli görmekteyiz. Son noktaya kadar da göreceğimiz ortada. Bu gerginlik sayesinde Müslüman ülkeler sürekli gerginlik ve savaş halinde tutularak, istikrarlı istikrarsızlık projesi devam ettirilmektedir. Bu sistem sayesinde de gerçekleştirmek istedikleri amaçlarını, kamuoyunun gözünden saklayarak hayata geçirmektedirler. Maalesef ki taraflar uyanamadığı, içlerinde gözü dönmüş elitlerin ajanlarını aldıkları sürece de bu düzen sürecek gibidir. 

 "Nihilistlerin ve Ateistlerin önlerini açmalıyız ve müthiş bir sosyal çöküş provoke etmeliyiz ki böylece bu kanlı kargaşa ve vahşetin doğurduğu korku içinde mutlak ateizm etkisi ortaya çıksın. İnsanlar her yerde vahşi devrimci azınlığa karşı kendilerini savunmak zorunda kalacak. Daha sonra İnsanlık Medeniyeti, bu vahşi yok edicileri imha edecek. Birçok kişi Hristiyanlık'ta hayal kırıklığı yaşayacak. Kimileri hayatta herhangi bir pusulası veya istikameti olmaksızın Deizmi seçecek. Ama bir düşünceden ötürü endişe duyacaklar. Bu endişelerinin sebebi, nereye itaat edecekleri, neye yönelecekleri konusu. Sonunda evrensel bildiriler yoluyla Lucifer'ın Saf Doktrininin!! ışığını almaya başlayacaklar. Bu doktrin, sonunda tüm insanlık içinde Genel Dünya Görüşü haline gelecek ve ona teslimiyet içinde olacaklar. Hristiyanlık ve ateizmin fethedilmesi ve aynı zamanda yok edilmesinden sonra ortaya çıkacak olan bu evrensel dünya görüşüne karşı Muhafazakar hareketler ortaya çıkacaktır." 
Albert Pike 15 Ağustos 1871, Washington DC 

 Yukarıdaki satırlardan net bir Hristiyan karşıtlığı okumaktayım. Taktik hep aynı, örneğin; Ateizm yükselt, bir süre kaosun tadını çıkar ve sonra yükselttiğin değeri/ülkeyi/yönetim şeklini yok et. Son aşamanın sonunda kendi düzenlerini getirmekten bahsetmektedir. Kaosun ve boşluğun insanları kendi görüşlerine çekerek istenilen sistemin gerçekleşeceği fikrine kapılmaktayız. 

 Peki, Albert Pike denen bu adamın yazdıkları gerçekten 1871 de mi yazıldı? Kendi yazdığı ve masonların başucu kitaplarından biri olan "Morals and Dogma" da bu satırların benzerlerinin ve detaylarının (ilk basımı mevcuttur) yer aldığı söylenmektedir. Şu an ki teknoloji ile bir kitabın günümüzde hazırlanıp, 1871 de yazıldığı algısını vermekte oldukça kolay gibidir.! 

 Son olarak geçmişten günümüze her düşünüş, akım, örgüt, kurum, kuruluş, devletler, hükumetler ve aklınıza kim geliyorsa planlar üretmiş ve bu planları kendi çıkarları doğrultusunda hayata geçirmek için çaba sarf etmiştir. Yazımız da Albert Pike anlatmak istememizin yegane temeli en ufak bir gerçeklik payı dahi olsa bilgi sahibi olunarak, araştırarak ve düşünerek bugünü yorumlamaktır. İnsanlığın hırs ve çıkarları çerçevesinde ne tür ortaklıklar yapacağı, ne tür planlar içine girdiği/girebileceği ortada iken körü körüne hiçbir şeye bağlanmayınız. Sadece kendi fikir, düşünüş ve inançlarınızın oluşması dileklerimizle.


Kaynakça
https://tr.wikipedia.org/wiki/Albert_Pike 
https://eksisozluk.com/albert-pike--848334
https://masonlar.org/masonlar_forum/index.php?topic=20728.0
https://www.gizlibilgiler.org/albert-pike

24 Mayıs 2017 Çarşamba

NE OLDUM...

 NE OLDUM

Zirvesiz bir dağdım. Parçalandım, kaya oldum. Taş oldum. Bin bir rüzgarın etkisi ile tuz buz oldum, kum oldum. Bir fırtınanın içinde mahpus oldum. Gök diyarlarda gezgin oldum. Uçsuz bucaksız dipsiz bir denizde tek bir kum tanesi oldum. İndikçe derinlere sürekli kararan bir maden oldum.

Aç karnını doyurmak için uğraş veren bir balığın midesinde misafir oldum. Ben durdum o gitti. O gitti ben durdum. Gökyüzüne, bulutlara ve güneşe hasret oldum. Her bir balık birbirini yedikçe daha bir çıkmaz oldum. İç içe geçmiş dünyalarında huysuz oldum.

Tam yok oldum derken sımsıcak bir sabaha şahit oldum. İçinde gezindiğim dev balığın intiharına sahne oldum. Ben onun karaya vurması ile ölümüne tanık olurken, o son nefesinde benim varlığıma sebep oldu.

Zaman oldum. Zamanın zamanını sayar oldum. Derin düşüncelerde gark oldum. Garb oldum. Sonsuzluğa uzanan bir sahilde kum oldum, taş oldum. Tekrar denizlere dönmemek için dua oldum. Suların çekilmesini sayar oldum. Toprağa kök oldum. Küçücük bir tohuma can oldum. Kan oldum. Varlığımı toprağa sunan oldum.

Büyüdüm, kocaman oldum. Serpildim, yemyeşil oldum. Dallarımı uzattım doğan her sabaha ve gelen her geceye. Yaprak oldum. Baharda yeşeren, Güz de sararan. Kış geldi, kel oldum. Titredim. Küçüldüm. İlk gelen baharla daha da büyüdüm. Kök oldum, uzadım gittim. Sarıldım toprağa öz oldum. Yuva oldum bin bir canlıya. Yem oldum. Yemek oldum. Heybetimin altında sırtını güvenle bana dayayan Zerdüşt'e yol oldum, yordam oldum. Onu uykusunda kollar oldum. Gölge oldum. Huzur oldum. Yapraklarımla ona ninni oldum.

Her bir dalımda can buldu çiçekler. Mis gibi kokar oldum. Nefes oldum. Ferah oldum. Karanlıkta dahi güven oldum. Elinde baltayla gelene, dallarımı feda eden oldum. Cefa oldum sefa olamadım. Hayal oldum resmedilen. Resimlere konu oldum. Sevgililere şifa oldum. Dertlilere deva olamadım.

Koca bir dağdım, tek bir kum oldum. Balığın karnında kumsal oldum. Toprak oldum, ağaca tohum oldum. Ağaç oldum. Bulutlara ulaşamadan odun oldum. Ateş oldum, ateşe can verir oldum.

Zaman ve mekandan soyut oldum. Ruh oldum. Bir var oldum, bir yok oldum. İşin özü neydim ne oldum…

ESER ÖZÇARKÇI
STOCKHOLM SYNDROME 

3 Mayıs 2017 Çarşamba

EVRİLEN YALNIZ İNSANIN ANALİZİ

EVRİLEN YALNIZ İNSANIN ANALİZİ  (İnceleme / Analiz)

                Çocukluktan çıkıpta gençliğe adım attığım zamandan beri oynadığım bir oyundur, insanı izlemek. Bir gözcü misali hayatları gözlemek. Doğru tanım bu olmalıydı. Ben bir gözcüydüm.

                Bazen bir parkın bankına kurulup bazen de işlek bir çarşıya bakan merdivenlere ilişerek. Yolda yürürken karşımdan gelenleri izleme çabasıyla yolumdan sapmaktı kimi zaman. Otobüste, vapurda, metroda ve hatta tramvayda, kulağımda düşünmeye ve analiz etmeye teşvik eden notalarım eşliğinde izledim durdum insanı.

                Duygudan duyguya sıçramak olarak tarif edebileceğim deneyimlerdi bunlar. Doğamın gereğiydi izlemek. Arabayı kullanmayı bile izleyerek öğrenmiştim. İlk defa direksiyonun başına oturuşumda yanımdaki onca yıllık şoför dahi anlamadı ilk sürüşüm olduğunu. Bu dünyadan olmadığını düşündüğüm bir eylem. Vazgeçilmez bir alışkanlık.

                Sıklıkla birçok hayata tanıklık ettiğimi düşünürüm. Anlık hissiyatlar bütünüdürler. Görüş alanınıza girmeleri ile çıkmalarına kadar ki sürede oluşan etkileşimler. İzlerken duyarsınız da çoğu kez. İnsanın önceliklerini, dertlerini, sorunlarını, mutluluklarını, huzursuzluklarını, amaç ve amaçsızlıklarını, doğru ve yanlışlarını, keşkelerini.. Gözlem ile duyumu entegre ederek yapmışımdır analizlerimi. Bireyin ve toplumun.


                Geriye doğru baktığımda onlarca akıma da tanıklık ve gözcülük ettim. Teknoloji resmen alıp başını gitmiş. Walkman ile başlamış seyyar müzik keyfi. Sonrasında CD çalarlar çıkmış. MP3 çalar, iPod derken telefonların geniş belleklerinden ya da cebimize giren dünya olan internetten dinlenir olmuş müzik. Teknoloji gelişirken dinlenen müzikler bir o kadar gerilemiş. Kalitesizleşmiş. Duygu barındırmaz olmuş, şimdiki insan misali.

                Moda akımları tam bir akıl karışıklığı yaratmış. Önceleri aşırı bol giyinmeyi teşvik edenler şimdilerde adım atamayacak darlıkta giyinmeyi özendirir olmuşlar. Siyasi ve politik bakış açıları ve bunlarda yaşanan değişimler, iş yaşamı, sosyal hayat, yaşam ve insan kalitesi tanınmayacak halde değişimler göstermiş. Kimi yukarı ivme yapsa da birçoğu dibe pike yapar olmuş. İnsan kalite endeksi, hedefsizlik ve amaçsızlık yüzünden dibe batmış. Şan, şöhret, nam, para, güç olunca insanın yolu insanlığından eser kalmaz olmuş. Din oyuncak olmuş. Siyaset ve politika şarlatan dolmuş.

                Geçmişte bir sinema filmini, tiyatro oyununu, yeni çıkan kitabı ya da makaleleri tartışanlar gitmiş yerlerine diziler için ağlayanlar, evlilik programlarına bel bağlayanlar, ne idüğü belirsiz yarışma programlarındaki yapay kahramanlar için kavga edenler, çıkar, güç ve para uğruna her şeyi yapabilecekler gelmiş. Sinemaya gidenlerin yerlerini filmleri “download” edip, ellerindeki küçücük ekranlardan izlemeye çalışanlar almış. Tiyatro salonları dolmadığından kapanırken, her yer bar olmuş, millet kendini alkole adamış. Arkadaş sohbetleri yerini sanal ortamlarda yüz kırk karaktere bırakmış. Yaşanmadan yaşanmış gibi çekilen fotoğraflar paylaşım platformlarını doldurur olmuş. Ve insanın yüzünde yapay ve sahte koca gülücükler oturmuş.


                Sözüm ona cebimize dünyayı getiren internete öylesine gömülmüşüz ki yalnızlığımızda kaybolduğumuzun farkında değiliz. Sanalı gerçek sanarak, kendimizi kalabalıklar içinde yaşar zanneder olmuşuz. Halbuki kafasını o küçük ekrandan kaldırsa insan, etrafına bir baksa, robotlaşan hayatından ne kadar memnun olup olmadığını görebileceğiz. İnsan gerçekle yüzleşmeye hazır değil. Yüzleşme günü geldiğinde umalım ki her şey için çok geç olmasın. Sağlıcakla, gerçekle kalın. Sanal olan ile değil…  




ESER ÖZÇARKÇI
STOCKHOLM SYNDROME 

4 Kasım 2016 Cuma

İNGİLİZ KEMAL,SHERLOCK HOLMES VE ARSEN LUPEN’E KARŞI

İNGİLİZ KEMAL,SHERLOCK HOLMES VE ARSEN LUPEN’E KARŞI

Kitap okumayı bir yaşam tarzı olarak gören biri olarak kitabevi gezmeyi çok severim. Kitaplar ile haşır neşir olmak, kokularını içime çekmek benim için tarifsizdir. Son zamanlarda birçok kitabevi indirimli kitaplar köşeleri yaparak hem ellerindeki fazla stok’u eritip hem de okuyuculara ucuz kitap sunmaktadırlar.

Lise yıllarımda kitapların fiyatlarının yüksekliğinden yakınılır, ya ikinci el kitaba yönelinir ya da o sıralar yükselen eğilim olan korsan kitap alınırdı. Ancak bugün geldiğimiz noktada en pahalı kitap 30.00 TL ‘yi geçmemektedir ki bu fiyata sahip bir kitap külliyat niteliğindedir. Kitap fiyatlarının düşüşü aynı zamanda haksız kazanç olan korsan kitabı da bitirmiştir.

Diyeceksiniz ki başlığa göre konuyu nereye bağlayacaksın. Dedim ya kitap okumak benim için çok önemlidir diye, bu konuda interneti de detaylı takip ediyorum mecburen. Siyasi/polisiye kurgu bir roman yazımının da sonuna geldiğim şu günlerde sürekli polisiye romanları takip ediyorum. Büyük bir internet kitap portalında yaptığım polisiye roman taramasında, ismini sıkça duyduğum ancak bir türlü okuma fırsatı bulamadığım “İngiliz Kemal” ile karşılaştım. Madem bu roman serisini okuyacaktım, internette kısa bir araştırma yapmalıydım. Okuduklarım karşısında şok olmuştum. Meğerse böylesi bir değeri uzunca bir süredir göz ardı ettiğimin farkına vardım. Aslında toplum olarak göz ardı etmiştik İngiliz Kemal’i. Bizi bunu yaptıran yabancı hayranlığımız sebebi ile Arthur Conan Doyle (Sherlock Holmes), Maurice Leblanc (Arsen Lupen) ve Agatha Christie romanlarına yönelimimiz mi neden olmuştu acaba?  

Kimdi bu İngiliz Kemal?

Asıl ismi Ahmet Esat Tomruk.1887 İstanbul doğumlu. Sarışın ve mavi gözlü olduğundan ‘İngiliz Kemal’ lakabını aldı.

İlköğrenimi sonrasında Galatasaray Lisesine başladı. Parlak bir öğrenciydi. Fransızca'sını geliştirmiş, yurt dışından edindiği arkadaşları ile mektuplaşmaya başlamıştı. Yurt dışından mektup alması nerede ise başını derde sokuyordu. Hafiyeler tarafından tutuklanarak Yıldız Sarayı’na götürülmesi sonrasında esas durum ortaya çıkınca serbest bırakılmıştır.

1908 yılında İngiltere’ye gitmeye karar verir. Navy College’e kayıt olur. Bir taraftan da profesyonel olarak boks ile ilgilenmektedir. İngiltere de kaldığı süreçte tüm Avrupa ülkelerini gezerek yabancı dilini ana dil seviyesinde geliştirmiştir. Öyle ki şiveleri bile artık rahatça konuşabilmektedir. Artık onu bir Avrupalıdan ayırmak mümkün değildir.

1914 de İstanbul’a dönüp Teşkilat-ı Mahsusa’ya üye olur. Kara Kemal ve Dramalı Rıza Bey’lerden çetecilik dersleri alır. Cemal Paşa’nın yanında Sina-Kanal Cephesinde Lawrance’ın peşine düşer. Kutul amare de tutsak edilen İngiliz General Tawshend’in bulunduğu hapishaneye görevli olarak atılarak, bilgi almaya çalışır.

Mütareke yıllarında tekrardan İstanbul’a döner. İngilizlerin tutukladığı İttihatçıları kurtarmak için çalışır. Aynı zaman da İngiliz boksörler ile mücadele edip başarılar kazanmaktadır. Bu sırada İngiliz istihbaratı tarafından tutuklanarak ağır işkenceler görür. Bir kez kaçmaya çalışsa da yakalanıp Çanakkale de tekrardan hapse atılır. Son bir çaba ile başarılı bir firar girişiminde bulunarak Ankara’ya kaçmayı başarır.

Ahmet Esat Bey, Ankara da Mustafa Kemal Paşa, İsmet Paşa ve Fevzi Paşa ile görüşür. İngilizce, Fransızca, İtalyanca ve Rumca bilmesinden kaynaklı olarak Genelkurmay İstihbarat Şubesinde göreve başlar.

İlk görev Mustafa Kemal Paşa’dan gelir. Yunan Karargahından istihbarat gerekiyordur. Ve “İngiliz Kemal” bu iş için görevlendirilir. Sahte pasaport ile Amerikalı gazeteci Henry Williy kimliğinde Rodos’a geçer. Oradan da asıl görev yeri İzmir'e gelir. Yunan subaylar ile kısa sürede dost olarak Yunan Karargahına girmeyi başarır. Bilgileri günü gününe Ankara’ya ulaştırmaya başlamıştır. Bu sırada Ethem ve arkadaşları Yunan'a sığınmışlardır ve İngiliz Kemal’i tanırlar. İngiliz Kemal yakalanarak sorguya alınır. Sorgularda asla Türkçe konuşmaz. Yargıçlar kimliği hakkında kuşkuya düşünce, Atina’ya göndermeye karar verirler. Burada da hapishane de yatar. Ancak kaçmayı bir defa daha kafasına koymuştur ve bunu da başarır. Bir Rum’un cüzdanını çalıp para temin eder, Fransız gemisi ile de İzmir'e geri döner.

Anadolu’ya geri döndüğünde yeni bir görev verilir kendisine. Batı Trakya da Yunan Ordusuna hizmet eden Ermeni General Antranik’in karargahına sızacaktır. Bu görevi de başarır, bilgiler Ankara’ya ulaşmıştır.


Yıl 1924. Savaş bitmiştir. İstanbul'a yerleşir. Tercümanlık yapmaya başlar.1932 yılına kadar Hafif Siklet Boks şampiyonluğunu kimseye bırakmaz. Derken 2. Dünya savaşı patlak verir. Türkiye Cumhuriyetinin istihbarat görevlisi olarak Balkanlara gider. Savaş bitiminde İstanbul'a geri döner. Bir süre Anadolu Ajansında çalışır. Hilton Oteli tercümanlığı ve turist rehberliği görevlerinde de bulunduktan sonra 1966 yılında vefat eder.

Ahmet Esat Tomruk,1924 yılında “İşgal ve Mücadele Senelerinde Bir İstanbul Gencinin Yaptıkları” isimli bir kitap çıkarmıştır. Öğretmen Yüzbaşı Zekeriya Türkmen “İngiliz Kemal – Milli Mücadele Hatıraları” isimli bir kitap yazarak İngiliz Kemal’in yaptıklarını kitaplaştırmıştır.

Ali Kemal Meram da Ahmet Esat Tomruk’un aktardığı hatıralarını kitap serisi yaparak yazıya dökmüştür.

İşte yazımın başından beri bahsettiğim İngiliz Kemal’in gerçek yaşam öyküsü. Her bir roman, fırtınalı ve ölüm ile burun buruna yaşadığı hayatıdır. Gerçeğin ta kendisidir Milli Mücadele Kahramanı İngiliz Kemal.

Şimdi siz karar verin hayal ürünü ve bize ait olmayan Sherlock ile Arsen mi yoksa İngiliz Kemal mi?

Son sözüm de kitabevlerine; indirimli olarak mağazalarınızın girişlerin de sergilediğiniz “Sherlock Holmes” romanlarının yanında “İngiliz Kemal” romanlarını da görsek fena olmaz mı?

Ha! bir de “Cingöz Recai” var ki o da başka bir yazının konusu…

ESER ÖZÇARKÇI
STOCKHOLM SYNDROME

28 Ekim 2016 Cuma

CRISI ECONOMICA

                                                         CRISI ECONOMICA


Avrupa Bölgesindeki mevcut olan, etkileri ve sonuçları hemen hemen herkes tarafından iyi bilinen ekonomik krizleri ele aldığımızda Yunanistan’dan sonra ikinci sırayı alan Avrupa ülkesi olarak İtalya karşımıza çıkmaktadır. Yunanistan'ın 2007 yılında başlayan ve İngiltere'nin Avrupa Birliğinden ayrılması ile (Brexit) devam eden – hatta çok ciddi şekilde
boyutlanan) bölgesel krizi ekonomik anlamda kaldıramayan İtalya, Yunanistan'ın ‘iflas’ etmesinden sonra ekonomik yardım bayrağını ilk kaldıran devlet oldu. Ciddi derecede artan kamu borcu, yerel yönetimlerin özel sektör ve bankalara borçlanması, personelin işine son verilmesi gibi birtakım negatif ekonomik gelişmelere dayanarak ülkede ekonomik krizin net bir şekilde var olduğunu söylemek mümkündür.

Geçtiğimiz Ağustos ayından itibaren İtalyan ekonomisi 'artık bu araba gitmez' modeline döndü. Tabi ki 2008 yılından beri ülke ekonomisi krizde, ancak özellikle Ağustos ayına vurgu yapmamdaki sebep şudur ki en bilinen mikro ve makro ekonomik dinamikler gözlemlendiğinde, piyasalar tam anlamıyla çökmüş; bir başka ifadeyle bankasından esnafına kadar birçok işletme ve kurum faaliyetine son vermek zorunda kaldı (Özellikle Ağustos dönemi ve sonrası). Her ne kadar turizm ile İtalya'da (ağırlıklı olarak orta ve güney kesimleri) canlanma görülse de yaz dönemi sonrası yine 'ekonomik kuraklık' boy gösterdi. Hemen kısa bir süre sonra da İngiltere'nin ‘Brexit’ kararı da eklenince, beklenen çöküş gerçekleşti.

Geçen hafta ilginç bir olay meydana geldi. Başta İtalyan medyası olmak üzere birçok ülkedeki haberlerde boy boy "Monte Dei Paschi Di Siena bankasının - ki dünyanın en eski; ayrıca da İtalya'nın en köklü bankası - 2600 personelini işten çıkaracağını; şube sayısını da 2000 lerden 1500 lere indireceğini" yazdı. Üstüne bir de bankanın hisseleri inanılmaz değer kaybetti.Bu banka, İtalya'daki emekli nüfusun (yani neredeyse % 16'nın emekli maaşlarını ödeme yükümlülüğüne sahip olan bir banka...Birçok kamu fonunu bünyesinde tutan (değerlendiren) bir bankadan söz ediyoruz.. Özellikle en son ki stres testinde son sırada yer alan bankanın kısa dönemde ikinci büyük şoku yaşaması, İtalya'nın yeni Yunanistan vakası olarak ilan edilmesini gösteriyor. İtalya Başbakanı Matteo Renzi'nin de Avrupa Birliğinden 40 milyar Euro fon talebinde bulunması bana Yunanistan'ın 2007'deki ilk yardım paket talebini hatırlattı. Ancak, bu 40 milyar Euro’luk fonun da orta ve uzun vadede pek bir fayda edeceğini sanmıyorum. 

Bu gidişattan pek de memnun olmayan Almanya ve Fransa'nın da bu durum karşısında takınacağı tutum çok önemli. Yunanistan'a yapılan yardım fonlarından sonra Euro’nun nasıl ciddi bir risk atlattığını bütün dünya piyasaları deneyim etmişken, daha da büyük bir riskin alınıp alınamayacağı elbette ki ciddi bir tartışma konusunu gündeme getiriyor.


Saygılarımla,

Mehmet Erdem DELİCE
STOCKHOLM SYNDROME

8 Ekim 2016 Cumartesi

SOSYAL MANİPÜLASYON

SOSYAL MANİPÜLASYON

Uzunca bir süredir gittiğim kitapçıların çoğunda bir salgın gibi çoğalan ve gözüme girercesine yerleştirilmiş onlarca kitap ile yeni bir ergen yazar akımı başlamış, ne ara bunlar bu kadar arttı diye düşünürken aniden durdum. Sanırım gençlere nasıl gerçekleri unuttururuz da bok pembesi bulutlar hayal ettiririz projesi bu şekilde gayet başarılı ilerliyor. Buna başka bir açıklama bulamıyorum.

Geçenlerde ziyaret ettiğim bir kitap evinde karşılaştığım manzara gerçekten de içler açısıydı. Her bir kitaba üşenmeden baktım ön yargılarımı bir kenara bırakıp. Her biri ansiklopedi gibi ciltlenmiş, dışarıdan bakınca içi dolu sanıyorsunuz. Rastgele sayfalardan bir kaç satır okudum arka kapak açıklamalarına baktım. Sonuç bir hiç. Basit ucuz gereksiz aşk hikayeleri. Daha sonra beğendiğim bir filmi alıp mağaza yöneticisinin bulunduğu kasaya yöneldim, kendisine, size bahsettiğim kitapların bulunduğu tarafı işaret edip 'merak ediyorum bunlar gerçekten satıyor mu? ' diye sordum. O anda hanımefendinin yüzündeki ifadeyi görmeliydiniz. 'Maalesef ' dedi. 18 yaş civarı tüm gençlerin yoğun ilgi gösterdiğini belirtti yine aynı ifadeyle. İşte bu dramdır.

Bir eser için verilen emeğe, feda edilen vakte, onca çabaya ve zahmete çok büyük saygım var. Bir okur olarak ayakta alkışlarım lakin 'eser' dedim. Sanki dünyada tüm sorunlar bitmiş de geriye üzülmemiz gereken acı aşk hikayeleri kalmış gibi buna yoğunlaşan küçük küçücük yazarlarımıza (yazar: yazınla uğraşan, yazınsal yapıtlar veren, kitaplarıyla, yazdıklarıyla tanınan kimse, yazıncı.) maalesef saygım toplu iğnenin ucu kadar.

Şimdi gelelim konuların niçin bu denli tek bir noktada birleştiğine.. Farkında olduğunuzu düşündüğüm üzere yeni diziler ve filmlere konu bulmanın en kolay olduğu dönemlerdeyiz. Hemen bir örnek vereyim, Asıl oğlan yakışıklı ve asıl kız güzel olsun. Bir tarafın ailesi zengin varlıklı bir hayata sahip diğeri orta sınıf emekçi aile. İşte alın bunları koyun ortaya orta sınıfı ezin zengini özendirin, genç kesimin kanayan yarası cinsellikten biraz serpin, platonik inişli çıkışlı bir ilişkiyi de ortaya bırakıverin oldu bitti. Hemen hemen her kanalda benzerlerine denk geldiğimiz bu salgın niteliğindeki projeler, en küçüğümüzden en büyüğümüze kadar her nesli zehirliyor. Günlük yaşantısında izlediğini gördüğünü bulamayan insanlar, Özellikle çocuklar sosyal paylaşım sitelerinde kurdukları sanal dünyada kimlik çatışması yaşıyorlar. Yaklaşık 10 yaşından sonra sosyal medyaya dahil olmaya başlayan çocuklar dizilerdeki karakterler için hayran sayfaları açıyor, gerçekte olmayan biri için klavye kavgasına tutuşuyorlar. Daha ergenliğe girmeden anlayamayacağı duygular olaylar beyinlerinde yer etmeye başlıyor. Hayranı oldukları sanatçılar için kendilerine fiziksel zarar vermeye kadar ilerliyorlar ki onların hayatlarını tarzlarını kopyalama isteklerinden bahsetmiyorum bile. Kitap okuma ve öğrenme isteğinden ziyade kendilerine gösterilenleri yaşama isteğiyle gerçeklere kör oluyorlar. İşte şimdiki ergen yazarların okuyucu kitlesi böylece büyüyor..

13,14 yaşıma kadar evin önünde çamurdan tencere, tava yapan bir çocuktum. Bilgisayarımız vardı bağıra çağıra müzik dinlemek istediğim zaman kullanırdım. Lise de dahil olmak üzere okuldan sonra arkadaşlarımızla kütüphanede buluşur saatlerce çıkmazdık. Geçenlerde denk geldiğim bir sosyal medya hesabındaki ortaokul seviyesinde bir gencin okulun ilk günü nasıl popüler olunur yazısını okuyunca tüylerim diken diken oldu.  Şimdi bakın çevrenize. Ben bakamıyorum. Öğrenmeleri gereken bir çağda zehirleniyorlar. Ve bu gençler ki öncelikle çocuklar demek istiyorum, hayatın sadece onlara gösterilenlerden ibaret olduğunu öğrenerek büyüyor, sonrasında ise beyinleri boş ama 'aşırı anormal sosyal' bireyler haline geliyorlar. Oyun oynamaları gereken çağda aşktan ihtirastan konuşuyor ve bunu yaşama ihtiyacı hissediyorlar. Ve elbette yazımın başında bahsettiğim ergen yazarlar ve onların biricik kitapları ve aynı konuda dizi ve filmler ile bilinçsizliklerini doyuruyorlar ve bu projelerle çok ustaca manipüle ediliyorlar. 

Ne yazık ki tüm proje sahipleri ortadan kaldırılmadıkça 2000'ler ve sonrasında gelen nesiller 'moda ikonu' ve 'aşırı anormal sosyal' olmayı maharet bilerek büyüyecekler. Tahminimce bundan 50 yıl sonra insanlık evrimleşerek yürüyen ölüler haline gelecek, öğrenmeyen, düşünmeyen, üretmeyen.. 

Bizlerde muhtemelen anormal  kabul edilip karantinaya alınacağız. Benden söylemesi. 

KÜBRA ÖZÇARKÇI
STOCKHOLM SYNDROME